19 Haz 26 - Cum 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Farkı Fark Etmek: Cennet ve Cehennemin Müntesipleri

Farkı Fark Etmek: Cennet ve Cehennemin Müntesipleri

          Bundan önceki yazımda cennet ve cehennem kavramları üzerinde durmuştum. Bu yazımda ise cennet ve cehennemin müntesipleri konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

         Din ayni zamanda hayatı düzenleyen kurallar anlamına da gelir ( Bkz. 12/76).

Dolayısıyla ilâhi olabileceği gibi, ilâhi de olmayabilir. Allah Azze ve Celle tarafından inzal edilen ve Hz. Adem ( as )’dan başlayıp Hz. Muhammed ( as )’la nihayete eren dinin adı İslâm’dır. Yani, tüm peygamberlere gönderilen dinin adı İslâm’dır. Hak olan yegane din budur. Bu vesileyle de şunu vurgulamak isterim ki, özellikle ilahiyat camiasında sıkça kullanılan “ Semavi Dinler “ tabiri doğru değildir. Çünkü bu anlayış sanki birden fazla hak ilâh varmış gibi bir sonuca götürür. Diğer taraftan Yahudiler ve Hristiyanlar tahrif ettikleri kitaplarında ( Tevrat, İncil) Allah’a oğul isnat ederek çok haddi aşan bir söz kullanmışlardır. Kur’an bize bu durumu şöyle bildiriyor: “Rahmân’a çocuk isnat etmelerinden dolayı nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecekti “( Meryem,90,91). Peki şimdi soruyorum: Bu kadar haddi aşan (çirkin) bir sözü kendi bünyesinde bulunduran bir din semavi olma özelliğini koruyabilir mi? Bunun yerine “ tahrif olmuş olan semavi din “ ifadesini kullansak daha uygun olmaz mı? Hak dinin esası sadece Allah’a ( cc) teslimiyettir. Zaten peygamberlere gönderilen mesajın gayesi de budur. Fakat şeriatlarda değişiklikler olabilir. Bu değişikler de Allah Azze ve Celle’ nin gönderdiği yeni bir elçiyle yapılır. Elçilik görevi de Hz. Peygamber’le nihayete erdiğine göre   ‘ değişiklik kavramı ‘ da sona ermiştir. Bundan sonra yapılacak işler ‘ içtihad’ kavramı içine girer. Hz. Ömer’in yaptığı işleri de ictihad kavramı içinde değerlendirmek gerekir. Diğer taraftan hayatı düzenleme noktasında vahyi devre dışı bırakıp, kendisini yetkili gören diğer bütün dinler ilâhi değildir. Bunlar Allah’ın ( cc) kabul etmediği beşer- i kaynaklı dinlerdir. Şu halde esas itibariyle iki tane din vardır. Birisi Allah’ın ( cc) kabul ettiği hak din, diğerleri batıl dinlerdir. Dolayısıyla iki tane de gidilecek mekan vardır: Cennet ve Cehennem. Hak dinin mensupları cennete, batıl dinlerin mensupları ise cehenneme gideceklerdir.  Şimdi bunların müntesiplerini karakterize eden şu ayetlere bir göz atalım:

          “ ( Allah) Buyurdu ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan ( cennetten) inin. Sonra, ne zaman benden size bir yol gösterici gelir de her kim yol göstericime uyarsa, o sapıklığa düşmez ve bedbaht olmaz. Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve kıyamet günü onu  kör olarak haşrederiz “( Tâhâ,,20/ 123,124).

         Bu ayetlerde, yeryüzüne henüz vahiy gelmeden önce, vahiy geldiğinde nasıl davranılması gerektiği konusunda çok önemli bilgiler veriliyor. Şöyle ki: Adem ( as) ‘la İblis arasında, daha açık bir ifadeyle, İblis’in şeytana dönüşmüş hali olan şeytan arasındaki düşmanlığın yeryüzünde de sürekli bir şekilde devam edeceğini anlıyoruz. Bundan önceki  “ İnsan Şeytanı” isimli yazımda bu konuyu detaylı bir şekilde açıklamaya çalışmıştım. Üzülerek belirtmeliyim ki, günümüzdeki insanların birçoğu da ayni yolun yolcusu Çünkü onlar da vahye sırtını dönmüşlerdir. Mücadele taraflar arasında devam etmektedir.

              Bu mücadelenin bir tarafında, Adem( as) ‘la başlayıp diğer bütün peygamberler ve bunlara tabi olan muvahhid mü’minler, diğer tarafta ise insan ve cin şeytanlarından ve bunlara bağlı olan güruhlar var. Birinci gruptakiler Allah’ın gönderdiği vahyi baş tacı edinmişler ve gereğini canları pahasına ayakta tutmuşlar ve uygulamışlar, diğer gruptakiler ise vahye sırtlarını dönerek tam bir düşmanlık emaresi göstermişler. Bir başka ifadeyle birinci gruptakiler asla sapıklığa düşmeyen, bedbaht olmayan cennetin müntesipleri, diğerleri ise vahiyden yüz çeviren, vahye karşı en azılı düşmanlık yolunu tercih eden ve kör olarak haşredilen cehennemin müntesipleri… Birinci gruptakiler ebedi saadet yurduna, ikinci gruptakiler de ebedi azap yurduna… Birinci gruptakiler içinden öyle erler çıkmış ki daha dünyadan göçmeden cennetin kokusunu almışlar. Bakınız bununla ilgili size İslâm tarihinden bir anekdot takdim etmek istiyorum:

            “ Hz. Enes( ra) anlatıyor: Amcam Enes ibni Nadr( ra) Bedir savaşına katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple;

           “ Ey Allah’ın Resulü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette Allah Teâlâ görecektir. “

          Şüphesiz ki Allah( cc) bir şeyi olmadan da görür.  Bu ifade aslında Bedir savaşına katılamamanın üzüntüsünün dil ile tercümanı idi. Şimdi tekrar konumumuza devam edelim. Sonra Uhud savaşında müslüman saflar dağılınca,- arkadaşlarını kastederek “Rabbim bunların yaptıklarından dolayı özür diliyor ve yaptıklarından da uzak olduğumu Sana beyan ederim” dedi. Sonra ilerledi ve Sa’d İbn Muâz’la karşılaştı ve “ Ey Sa’d ! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Hud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum” dedi. Sa’d olayı anlatırken “ Ben onun yaptığını yapamadım” dedi. Enes( ra)  devamla şöyle dedi:  Amcamı şehit edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmışlar, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıdı. Enes dedi ki; biz şu ayetin  amcam ve amcam gibileri hakkında inmiş olduğunu  düşünmekteyiz:

            “ Mü’minler içinde öyle yiğit erler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi şehit oldu, kimileri de sıra beklemekteler “( Ahzâb,33/23),

  ( Buhâri,Cihad12, ; Müslim, İmâre 148).

            Yol budur… Sadece yol mu, en tatlı yol budur… Allah Azze ve Celle bizleri de en azından sıra bekleyenlerden eylesin…

            Şimdi sizleri henüz vuku bulmamış, fakat mahşer günü muhakkak ki vuku bulacak olan bir sahneyle baş başa bırakmak istiyorum. Öncelikle şunu ifade edeyim ki Allah Azze ve Celle zamandan münezzehtir. Yani zamanla sınırlı, bağımlı değildir. Çünkü zamanı O yaratmıştır. Dolayısıyla zamana hükmeden de O’dur. Geçmiş zaman da, şimdiki zaman da, gelecek zaman da Onun için birdir. Olmuş veya olacak olan her şeyi Allah( cc) eksiksiz bilir. Bu hakikati kabul etmeyenlerin Allah’la bir ilişkisi kalmaz. Bu sahne şudur:

         “ İnkar edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman cehennemin kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi ? derler.  ‘ Evet geldi’ derler ama, azap sözü Kâfirlerin üzerine hak olmuştur. Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir” (Zümer,39/ 71-72).

        Burada çok dikkat çeken bir ifade var: “ … Oraya geldikleri zaman cehennemin bekçileri: Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi” sorusuna “ Evet, geldi” dediler… Fakat bu “evet”in, bu itirafın onlara hiç bir faydası yok . Çünkü orası itiraf yeri değil, hesabın görüleceği yerdir…

         “ Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilirler. Oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya, derler. Onlar: Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler” (Zümer,39/73-74).

        Artık bu kadar açık beyandan sonra sözün bittiği yerdeyiz. Dileyen dilediğini tercih etsin. Tabii ki sonuçlarına katlanmak kaydıyla…

          Selâm ve muhabbetle,

           Ekrem Öztürk

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir