İslam dünyasında 19. Yüzyılda başlayan “Avrupa merkezli” düşünce ve terakki hikayesinin bu döneminde, Tunus bölümünün mücadeleci kahramanı olarak yer alacak! Demokrat Cabiri’nin kankası da olaraktan!..
İslam dünyasında yaygın olan diktatörlük rejimlerinin ortak özelliklerinden “tek partili parlamentoya, yasaklanmış düşünce ve ifade özgürlüğüne, sıkı denetimli sivil örgütlenmeye, yarı resmi medyaya, resmi daire olarak hizmet veren okullara, ordu, polis ve istihbarat denetiminde militarist toplum yaşatmaya ve yeniden üretmeye, hak aramak için başkaldıranın başı ezilmeye, ekonomide tekelciliğe ..” karşı,
Mahiyetiyle batılı, şekliyle İslami görüntülü “demokrasiyi, anayasayı, kuvvetler ayrılığını, serbest seçimi, seçimle değiştirilen iktidarı, yargı bağımsızlığını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, medya özerkliğini, çoğulculuğu..” savunuyordu.
Tipik modernleşmeci, kalkınmacı, refahçı, yani “materyalist terakkiciydi”: Osmanlıyı batılı reformlarla kurtarmaya çalışan “jön Türkler ve ittihatçılar” gibiydi. “İçtihad, şura, istişare, adalet, özgürlük, kardeşlik, tebliğ, dinde zorlama yok” gibi İslami kavramları parlamenter demokratik siyasal düzenin ön koşulu yapmıştı.
Arap Baharı sürecinde 2013’de Mısırda yapılan askeri darbenin Tunus’da tekrarlanacağı endişesiyle, Nahda kongresinde “tebliğle siyaseti” birbirinden ayırmıştı..
Tunus bir Fransız sömürgesiydi. Bağımsızlık ‘kazanıldıktan’ sonra da Fransız emperyalizminin etkisi altındaydı. Devran dönmüş, Arap Baharıyla “rejimleri ve sınırları değiştirilecek” büyük operasyonlar başlatıldığında hissesine düşenle karşılaşmıştı. Hatırlanırsa seyyar satıcı bir delikanlının işsizliğe karşı meydanda kendini yakma isyanıyla başla(tıl)mıştı “bahar” Tunus’da..
Arap Baharı ya da bizdeki adıyla BOP sürecinde sorun, kadim bir sorun muydu, değişen dünya siyasetinde kullanım süresi bitmiş yerel rejimlerin yenilenmesi veya değiştirilmesi miydi? Böyleyse eskinin imtiyazlıları ne olacaktı? Emekliye ayrılıp kenara mı çekilecek, kerameti kendinden bilip “direnecekler” miydi?
Baharın temsil ettiği şey bölgeye has klasik diktatörlük rejimleri ve bunun doğal yansıması olan sosyo ekonomik ve politik adaletsizliğe isyan mıydı? Böyleyse daha evvel niye olmuyor yahut başkaldırılar eziliyordu?
Yoksa bu süreç İngilizler ve Amerikalıların Müslüman dünyayı yeniden şekillendirmek istemesinin başlangıcı mıydı?
Kuşkusuz bunlardan her birinin bir etkisi vardı, da asıl etkiyi yapan neydi?
Bu anlaşılmadan daha ve nedense, İslamcılar bölgede önlerinin açılmasıyla daha çok meşguldü. Toplumsal muhalefette güçlü olmaları yeni ittifaklar mı doğuruyordu?!..
Gannuşi, AKP kurulmadan önce birçok kez gelip gitti Türkiye’ye: İslamcı entellektüel ve politik çevreye demokrasiyi, İngiliz tarzı sekülerizmi ve özgürlüğü anlatıyordu. Burdaki İslamcının Kemalist rejimle sorunlu olduğunu, kendileriyle benzer şartlarla “mücadele” ettiğini bilmiyor olamazdı. Nahda’nın “yenilikçi” adı ve misyonuyla AKP’yi kuracakların “yenilikçi hareket” olarak ortaya çıkmaları tesadüf müydü?!..
İslamcının asıl sorunu neydi de Müslüman coğrafyada Amerikalı ve Avrupalı “iddiaları, söylemleri, kuralları” savunuyor, PaxAmerikana esenliğinde ve onun gösterdiği sınırlarda barış içinde birlikte yaşamayı savunabiliyordu?
Neden içerdeki diktatörlük rejimlerinden kurtuluşu batı menşeli iddialarda ve bunları tekrarlayan misyonerlikte arıyor, İslamı bu temelde yeniden yorumluyordu?..
Bu hikaye Osmanlı neden çöktü ve dağıldı sorusuna “ezberletilen” cevapta gizli.
Neydi o cevap: Matbaa çok geç geldi, bilimde teknolojide geri kaldı, tarım ekonomisini makinalaştıramadı, sanayileşmeyi kaçırdı, hanedanlık rejimlerinde takılı kaldı, Fransız siyasal devriminin ‘özgürlük eşitlik kardeşlik’ ilkelerini benimsemedi.
“İslam dini terakkiye mani’ydi, mollalar yüzünden batıda yapıldığı gibi dinde reform yapılamıyordu..”
Kendisinden ve döneminin yayılmacı Avrupalılarından bağımsız olarak II. Abdülhamid’i hal eden ittihatçılar arasındaki İslamcıları hatırlıyoruz: Bunlarda bu ezberletilmiş cevabın peşindeydi. Tek dertleri batılının neyini alalım neyini almayalımdı!
Yani batılılı misyon ve medeniyet evrenine dahil olacağız da, kurtuluşun tek yolu bu da, ayak bağı olan İslam, İslami kurallar ne olacaktı?
Gannuşi’yi ve daha nice “modernist” benzerlerini bu çerçevede bir yere oturtabilir, anlayabilir, tanıyabiliriz. Bu gibi parlatılmışların nezdinde çağdaş İslamcıları da..
Osmanlı, “ezberletilmiş cevaplar” nedeniyle batmadı. Yukarda sayılan nedenler veya unsurlar önemsiz değiller ama onlar asıl neden, onları da etkileyen nedenler değildir: Çünkü onlar asıl nedenin doğal sonuçlarıdır.
Osmanlı, “kendi iddiasını, ilkelerini, söylemini, misyonunu, varlık sebebini” reddedip Batılı iddia ve misyona dahil olmaya, devleti ve milletiyle o misyon içinde var kalmaya karar verdiği için battı. Yani Osmanlı kendini inkar ettiği için çözüldü!..
Ve hala, o gün bu gündür, İslamcının batılı iddia ve misyonu dışında bir iddiası, söylemi, misyonu yoktur: Bunlar da hemşerileri milliyetçiler, ulusalcılar, muhafazakarlar gibidir: Kendi emperyalistleri lehine yenilikler yaparak ayakta duran, o destekle egemenlik ve bağımsızlık tesis eden devletçi olaraktan!
Batılı dünya görüşünün ilkelerini, kurallarını, iddialarını İslami dile tercüme ederek yol alan İslamcılar, İslamın misyonerliğini değil, modern “ilerlemeci” batının misyonerliğini yapmaktadır. Bunu da soyut insan ve insanlık aşkına meşrulaştırarak.
Ve Gannuşi’leri anlamak ve tanımak isteyenler bu bağlamı ve bağlantıyı akılda tutsunlar deriz!..
Derdimiz Gannuşi’yi hedefe koyup atış yapmak değil, onun nezdinde birçok şeyi anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır.
Arap Baharı veya bizdeki karşılığıyla BOP sonrası iktidara gelen islamcıların, iktidardakilerin yerine geçme dışında ne yaptıkları sorgulanmıyor:
Demokrasi, serbest seçimler, özerk medya, muhalefet, sosyo ekomomik adalet, ehliyet liyakat, şura, çoğulculuk, anayasal teminat.. söylemleri unutuldu.
Kendi tüzüklerine uymayanlar toplumsal başkalarını ortak kurallara uymaya çağırıyor!
Nahda’nın tüzüğünde başkanlık üç dönemmiş, süresini dolduran Gannuşi liderliği ebediliğe çevirdiğinde örgütte ciddi tartışmalar ve ayrılmalar yaşandı!
Bu size bir şey hatırlattı mı?
Demokrasiyi, serbest seçimi, yargı bağımsızlığını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, denetimi, şurayı, ehliyeti, liyakatı, adaleti.. savun İslamcılığın “sefaleti” bu!
Kaldı geriye can alıcı bir soru: İslamcılık özgün, kendine has, kendi iddia ve söylemleriyle bu dünyada var olan, bu haliyle olmak isteyen bir siyasi hareket, bir politik parti mi,
Global dünya düzeni içindeki hiyerarşideki rekabette önleri açılan, bölgede ve yerelde küresel düzenin işlerini görmeye aday oldukları için desteklenen bir hareket midir?
Soru sorulmalı, cevabı verilmeli: Son iki yüz yıllık tarihi geçmişe, cari dönemdeki konumlanışa ve ittifaklara bakılırsa zihin konforumuz bozulabilir ama gerçekle yüzleşiriz!
