Türkiye’de Meclis denen bir kurumun var olduğunu kim söylüyor?
Meclis denilen yapı; temsili ilişkiyle seçilmiş üyelerden müteşekkil olan, doğası icabı bir ülkede “en üst güç” konumunda bulunan ve yasa yapma yetkisi nedeniyle nihai karar mercii sayılan bir organdır. Ama bu tanım, yalnızca gerçek bir meclise sahip olan milletler için geçerlidir. Gerçek bir meclis; üyelerinin dokunulmazlığı olan, hiçbir kutsal ya da dogma tanımayan, her konuyu özgürce tartışıp karara bağlayabilen bir iradedir.
Bizde ise bir meclis olduğu söylenir, bir temsil ilişkisinin varlığı varsayılır ve bu durum insanlara şeklen gösterilir. Oysa bu meclis Atatürk inkılaplarını tartışamaz, değişmez kılınmış kutsalları sorgulayamaz; dogmaları terk edip terakkiye yol açamaz.
Geçmişte Kürt vekillerin dokunulmazlığı kaldırıldığında bu meclisin intihar ettiğini, cenazesinin çoktan kaldırıldığını herkes bilir…
Halk Bu Tiyatroyu Neden İzler?
Peki, halk bunu bilmez mi? Bu tiyatro oyununu niye seyreder?
Bilir… Bal gibi bilir. Halk; ister ordu olsun ister Atatürk ister Erdoğan, fark etmeksizin devlet korkusundan bu oyuna göz yumar. Dayak yiye yiye haraç ödemektense, kibar mafyadan —yani iktidar ve meclis üyelerinden— dayak yemeden rüşvet vermeyi yeğler.
Halk, meclis üyesinin kendisini temsil etmediğini çok iyi bilir. Onları sadece kendi gündelik işlerini gördürmek için kullanmaya bakar; meclis üyeleri de alacakları komisyona bakar. Yarın bir gün meclis üyesinin başına bir şey gelse, tıpkı Kürt vekillerin başına gelen süreçlerde olduğu gibi devlet onu cezalandırsa, halk onların yerine kavgaya girmez. Çünkü halk bilir ki o üyeler zaten kendi hakları için kavgaya tutuşmamıştır.
Tarihimizde Temsili Demokrasi Yoktur
Gerçeği artık kabul edelim: Bize temsili sistemli, seçimli, iktidarın seçimle değiştiği demokrasi, laiklik, serbest pazar ekonomisi ve insan hakları uymaz. Bunlar bizim tarihimizde, kültürümüzde ve genetiğimizde yoktur. Modern çağda “başka türlü olunamadığı” için, sırf kurala uymak adına “bunlar bizde de var” dedik; sadece şeklen gösterdik.
Bizde terakki olmaz! Terakkinin olduğu yerde sorgulanamaz kutsallar bulunmaz. Bizde varsa yoksa her şey devlettir; o her şeydir. Her şeyin iyisini ve doğrusunu bilir, yapar. Adeta tam bir ilahtır; en baş kutsaldır. Onun kutsal dedikleri de otomatikman kutsal hale gelir. Kim ki bu kutsalı sorgulamaya başlar, işte o yanmıştır! Başkaldıranın başı anında vurulur.
Bu memlekette hak, hukuk, adalet, özgürlük ve eşitlik isteyenler, aslında sadece hayatını kurtarmak isteyenlerden oluşur. Türkiye’de —başı vurulanlar hariç— haysiyet savaşı yapılmaz, hayat savaşı yapılır.
İngiltere Meclisi ve Birinci Meclis Gerçeği
İngiltere’de bir meclis vardır. Dünyada kralı sorgulayan, yargılayan ve hatta idam eden tek meclistir. İngilizler şöyledir böyledir; geçelim artık Türk’ün Türk’e yaptığı propagandayı… İngiltere bugün hâlâ dünyada etkili bir güçse, bu sadece sanayi devrimi yapmalarından, kalkınmalarından ya da zengin olmalarından değildir. Gerçek bir meclisleri olduğu için tüm bunlara sahip olabilmişlerdir. Şayet “meclis” denilen bir şeyi konuşacaksak, neyi konuştuğumuzu bilmemiz gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çok ilginçtir ki 1. Meclis hariç hiçbir zaman gerçek bir meclis olmadı.
Parlamenter sistemde meclis, tüm toplumsal kesimlerin parlamentoda “temsilinin” kurumsal ifadesi anlamına gelir. Dolayısıyla olmazsa olmaz şart, toplumun birbirinden farklı tüm kesimlerinin o binanın içinde yer alabilmesidir. Meclisin temel işlevi, o toplumsal yapının kamusal alandaki norm, değer ve ilkelerini belirlemektir.
Oysa Tek Parti dönemi boyunca toplumun tüm kesimleri kendini parlamentoda temsil edebildi mi? Hayır. O halde Türkiye’de çok partili hayata geçişe kadar bir meclis yoktu; sadece bir hükümet kabinesi ve idaresi vardı. Peki, çok partili dönem boyunca meclis var mıydı? Yine hayır…
O övdüğümüz İlk Meclis’in üyeleri bile seçimle gelmemişti. Vilayetlerdeki eşrafın intisabıyla seçilenlerden ve İstanbul’daki son Mebusan Meclisi’nden kaçıp Ankara’ya gelenlerden oluşuyordu. Fakat o mecliste üyelerin kendi seçtiği, meclisi yöneten bir başkan vardı. Hükümet meclis üyelerinden seçilir ve doğrudan meclise hesap verirdi. Başbakan, cumhurbaşkanı ya da parti falan yoktu. Üyeler harbi üyeydi; her şeyi konuşur, hiçbir kutsal tanımazlardı.
Ancak İttihatçılar ve cumhuriyetçiler için böyle özgür bir meclis ayak bağıydı; var olmamalıydı. Zamanın hegemon gücü İngilizlerin de işine gelmiyordu. Çok sürmedi, o meclis dağıtıldı ve ikinci meclis kuruldu. Başkaldıranın başı vuruldu.
O gün bu gündür bu memlekette sadece bir meclisçilik oyunu oynanır…
Sistemin Nonoşları ve Medya
Bizde sistem öyle çelişkilidir ki; emekli Diyanet başkanları çıkar İslam konuşur, emekli vekiller çıkar demokrasi ve insan hakları anlatır! Oysa bunlar vazifeliyken devletin birer “nonoşundan” başka bir şey değillerdir. Medya ise zaten kuruluş tarihinden beri devletin, dış güçlerin ve sermayenin sözcülüğünü yapmaktan öteye geçememiştir.
Alan razı, satan razı… Bizimkisi de işte çene suyu çorba misali!
