02 Ağu 26 - Paz 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Farkı Fark Etmek: Davetin Olmazsa Olmazı: “Güvenilirlik”

Farkı Fark Etmek: Davetin Olmazsa Olmazı: “Güvenilirlik”

Bugünkü yazımda hepimizi yakından ilgilendiren ve özellikle “Ben de Müslümanlardanım” diyen herkes için önemli olan bir konu üzerinde durmak istiyorum. Bir başka ifadeyle, tebliğ gibi çok kutsal bir göreve soyunmadan önce kendimizi sığaya çekmemiz; toplum nezdinde “Ben nasıl bir insanım, güvenilir bir kişi miyim?” sorusunu sorabilmemiz lazım. Daha açık bir ifadeyle, Resulullah’ın (sas) yaptığı gibi “Beni nasıl bilirsiniz?” sorusunu sorabilme cesaretini gösterebilmemiz lazım. Bu anlayış sadece davet konusunda değil, aynı zamanda Allah (cc) katında da daha iyi bir kul olmamıza vesile olacaktır inşallah.

Şimdi risaletin ilk yıllarına gidelim. Hatta risaletin ilk yıllarından önce Resulullah’ın (sas) 35-40 yaşları arasındaki ruh hâline bir göz atalım. Resulullah’ın (sas) içinde bulunduğu toplum; her türlü ahlaki değerden uzak, fakir insanların, özellikle kölelerin ve kadınların çok kötü muamele gördükleri bir toplumdu. İşte böyle bir zaman diliminde toplumdan tecrit oluyor, yalnızlığı seviyor, zamanının büyük bir bölümünü Hira’da geçiriyor ve oradan Kâbe’ye bakarak derin derin tefekkürlere dalıyordu. Yıllar yılları takip etti ve nihayet Cebrail (as) asli suretinde Peygamberimize göründü… Aman Allah’ım! Bu ne muhteşem; muhteşem olduğu kadar insanı hayrete düşüren, ürperten bir sahne… Peygamberimizin düşüncelerine derman olan ilahi mesaj geliyordu. Bu öyle bir mesajdı ki insan takatinin üstündeki problemlere de ışık tutuyordu: “Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla oku!”

Şimdi burada bir nebze duralım; çünkü işin en can alıcı noktasındayız. Ümmî bir Peygamber, ortada henüz okunacak bir metin olmamasına rağmen “Oku” emrine muhatap oluyor. Demek ki bu sıradan bir düz okuma değil. Verilmek istenen mesaj şu (Allahu a’lem): Günümüz tabiriyle ifade edersek; hayatta karşılaşacağın problemleri belirli bir ideolojiye, bir paradigmaya, hatta heva ve hevese göre değil, Allah’ı (cc) hayatın merkezine koyarak çözmelisin. Çünkü Allahsız bir hayat anlamsızdır. Aslında bu, Peygamberimizin şahsında tüm insanlık alemine sunulan bir mesajdır. Bir başka ifadeyle, vahiy hayatın merkezinde olmalı. Burada “Yaratan” sıfatının kullanılmasını başka türlü anlamak mümkün mü? Elbette hayır. İnsanı, Yaratıcı’dan başka en iyi tanıyan bir varlık var mıdır? Tabii ki yoktur. Onun için insan hayatına, onu en iyi tanıyan ve merhameti nihayetsiz olan Kural Koyucu yön vermelidir. Yani vahiy bu işin olmazsa olmazıdır.

Peygamberimiz (sas), Hira’da karşılaştığı bu olağanüstü hadiseden sonra korkarak, ürpererek, titreyerek evine geliyor ve eşine “Beni örtün, beni örtün!” diyor. Hz. Hatice validemiz onu örtüyor. Kanaatim odur ki Hz. Muhammed’in bu kadar korku ve endişeye düşmesinin sebebi, bu konuda hem bir beklenti içinde olmayışı hem de bilgi sahibi olmayışıydı (bkz. Kasas 86, Şûra 52). Biraz sonra Peygamberimiz kendisine geliyor ve başından geçenleri anlatıyor. Hz. Hatice büyük bir feraset örneği göstererek eşine şöyle söylüyor: “Korkma, müjdeler olsun! Allah’a yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabalarını gözetirsin, darda kalanların yardımına koşarsın, fakirleri doyurursun ve misafirlerine ikram edersin. Sen hep iyilik yaparsın, doğru konuşursun.”

Bundan sonra Hz. Hatice validemiz Peygamberimizi alıp amcasının oğlu olan Varaka b. Nevfel’e götürüyor. Varaka, Hz. Muhammed’i dinledikten sonra şöyle diyor: “Bu gördüğün, Allah’ın Hz. Musa’ya gönderdiği Nâmûs-u Ekber’dir (Cebrail). Keşke senin davet zamanında genç olsaydım da kavminin seni bu şehirden çıkaracağı zaman sana yardım edebilseydim.” Peygamberimiz, “Beni çıkaracaklar mı?” diye sorunca Varaka; evet, kim bu mesajla gelmişse kavimlerinin ya o peygamberleri (Hz. Zekeriya, Hz. Yahya gibi) öldürdüklerini ya da yurtlarından çıkardıklarını belirtiyor. Burada Varaka çok önemli bir noktanın altını çiziyor; yani peygamberlik misyonunun ne olduğunu açıklıyor: Peygamberlik misyonu, vahyin peygamber vasıtasıyla hayata uygulanışıdır; yani vahyin hayata müdahalesidir. Kavganın esas sebebi budur. Onun için kavimler kendilerine gönderilen peygamberlere karşı amansız bir mücadelenin içine giriyorlar. Aynen günümüzde olduğu gibi “Vahiy bizim hayatımıza karışmasın” diyorlar.

Bunlar malumunuz, sizlerin de bildiği konulardır. Şimdi sözün burasında Rabbimizin yardımıyla bazı satır aralarını okumaya ve değerlendirmeye çalışacağım. Önce bir tespitte bulunalım: Güvenilirlik konusunda en önemli mesele muhatabı yakinen tanımaktır. Bu noktada Hz. Hatice validemiz en başta gelir. Öyle değil mi? Henüz Peygamberimiz yirmi beş yaşlarında iken Hz. Hatice kendisine şöyle söylüyor: “Seni Şam’a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Senin doğru sözlü, güvenilir, güzel ahlaklı bir kişi olduğunu biliyorum.” Peygamberimiz bu ticaretten çok kârlı ve bereketli bir şekilde dönüyor. Hz. Hatice’nin Peygamberimize olan güveni daha da artıyor.

Burada bir noktayı açıklamak istiyorum: “Peygamberimiz” sözcüğünü genel anlamda bir isim olarak kullanıyorum. Malumunuz o zaman Peygamberimiz henüz risaletle görevlendirilmemişti. Bundaki maksadım, Peygamberimize ümmet olma şuurunu ayakta tutmaktır. Nihayet evleniyorlar. Dikkatinizi çekerim; Peygamberimiz yirmi beş, Hz. Hatice validemiz kırk yaşında… Burada Peygamberimizin evlilik konusunda neyi öne çıkardığını daha iyi anlıyoruz.

Bu mutlu izdivacın on beşinci yılında Peygamberimiz, yukarıda bahsettiğim gibi ilahi vahiyle şerefleniyor ve dolayısıyla Hz. Hatice de bu olaya muttali oluyor. Peygamberimiz korku ve endişe içindeyken Hz. Hatice validemiz teşhisi koyuyor ve şöyle diyor: “Korkma, müjdeler olsun! Allah’a yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırmaz.” Ne demek “müjdeler olsun”? Yani Allah seni büyük bir nimetle onurlandıracaktır. Daha açık bir ifadeyle bu olup bitenlerin bir nübüvvete işaret ettiğini söylüyor. Dolayısıyla Peygamberimizin durumunu, Peygamberimizden daha önce Hz. Hatice validemiz doğru bir şekilde tespit etmiştir dersek sanıyorum abartmış olmayız.

Bu olup bitenlerden sonra, her şeyden önce Allah’ın (cc) yardımıyla Hz. Muhammed’in (sas) bunun bir nübüvvet olduğu noktasında kalbi mutmain oluyor. Peygamberimiz kendisine gelen Hz. Ebu Bekir’e “Ben Allah’ın resulüyüm” diyor ve kendisini bazı şeyleri tebliğ etmekle görevlendirdiğini söylüyor; “Seni bu esasları kabul etmeye davet ediyorum” diyor. Hz. Ebu Bekir hiç tereddüt etmeden Peygamberimizin elçiliğini kabul ediyor. Çünkü o, en küçük yaştan beri Peygamberimizin arkadaşı, en yakın dostuydu. Onun doğruluğuna ve güvenilirliğine şahitti.

Böylece Müslümanların sayısı artmaya başlıyor. İlk Müslümanlar: Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd b. Harise, Hz. Osman… Hz. Zeyd deyince izninizle küçük bir parantez açmak istiyorum. Hz. Zeyd ile Peygamberimiz arasındaki kalbi bağların ne kadar kuvvetli olduğunu gösteren bir anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum: Malumunuz Hz. Zeyd, risaletten önce Hz. Hatice’nin kölesiydi. Dolayısıyla Peygamberimizle çok birlikteliği olmuştu. Peygamberimiz onu çok severdi. Günlerden bir gün Hz. Zeyd’in akrabaları, Zeyd’in Hz. Hatice’nin yanında olduğunu öğreniyorlar; onu almak için Hz. Hatice’nin evine geliyorlar ve bu arzularını iletiyorlar. Hz. Muhammed (sas), Zeyd’e çok bağlı olduğundan gelenlere şu teklifte bulunuyor: “Zeyd’i çağıralım; hangimizi tercih ediyorsa onunla kalsın.” Bu teklife Zeyd’in akrabaları seviniyorlar; çünkü Zeyd’in kendileriyle geleceğini umuyorlar. Ancak Zeyd tercihini Peygamberimizden yana kullanıyor. Burada tercih konusunda Hz. Zeyd’in neyi öne çıkardığı gerçeği de takdire şayandır, bunun da altını çizmek isterim. Böylece Zeyd’in akrabaları elleri boş olarak geri dönmek zorunda kalıyorlar.

Şimdi bu vesileyle bir noktanın altını çizmek istiyorum: İlk Müslümanlar davet edildikleri dinin esaslarını detaylıca kavrayarak ya da Kur’an’ın belagatini dinleyerek bu dini benimsemediler. Daha açık bir ifadeyle, içinde bulundukları hayat tarzından daha iyi bir hayat tarzı olduğunu anlayarak da bu dini tercih etmediler. Çünkü henüz çok az sayıda ayet nazil olmuştu. Peki bu insanları asıl celbeden neydi? Buradaki asıl etken, Resulullah’ı (sas) yakinen tanıyıp ona güvenmeleriydi. “Ben Allah’ın resulüyüm” demesi onlar için yeterliydi. Kaldı ki Resulullah (sas) vahiy gelmeden önce de onların güvenini kazanmış ve Peygamberimizi “Muhammedü’l-Emîn” sıfatıyla tavsif etmişlerdi. Fakat maalesef Hz. Muhammed’e vahiy geldikten sonra Peygamberimize sırt döndüler. Çünkü yakinen anlıyorlardı ki bu mesaj hayata bir müdahaledir ve bu da onların işine gelmiyordu…

Şimdi konuyu bir başka noktainazardan incelemeye çalışacağım. Şüphesiz ki birçok insanın mazisi Peygamberimiz gibi tertemiz olmayabilir. Asıl mesele, Müslüman olduktan sonra hayatımızı İslami normlara göre düzenlemektir. Bunun için de cahiliyenin gözlüğüyle İslam’ı öğrenmek değil; cahiliyeyi İslam’ın gözüyle değerlendirmek, değerlendirebilmek esastır. Yapacağımız yanlışlar sadece kendimize zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda mensup olduğumuz dine de zarar verir. Şunu da hatırlatmak isterim ki İslam’ı tercih etmek, bir insanın kul hakkı hariç bütün günahlarının silinmesine vesile olur. Yeter ki samimi bir şekilde tövbe edip tercih ettiğimiz dinin canlı bir tercümanı olalım. Hz. Ömer’in yaptığı gibi… Öyle değil mi! Bir zamanlar azılı bir Peygamber düşmanı iken İslam’a girdikten sonra “Adalet eşittir Ömer” dedirtecek kadar İslam’ın canlı bir şahidi olmuştur.

Son Söz

Malumunuz hicret gecesi Peygamberimizin evi kuşatılıyor. Kuşatanlar arasında, korumak amacıyla mallarını Peygamberimize teslim etmiş insanlar da var. Peygamberimiz Hz. Ali’yi çağırıyor; ona kendi yatağında yatmasını ve kendisinde bulunan emanetlerin sahiplerini söyleyerek eşyaların iade edilmesini istiyor. Aslında bu olay, belki de dünya tarihinde hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak olan bir olay… Öyle değil mi? Siz, size her türlü eziyet ve sıkıntıyı vermiş, hatta sizi öldürmeye kastetmiş insanların mallarını muhafaza etmeyi sürdürecek, sonra da sahiplerine teslim edilmesini isteyeceksiniz! Gerçekten olağanüstü bir şey… Öyle bir güven vermişsiniz ki en azılı düşmanlarınız bile bu noktada en küçük bir endişe veya kaygı duymuyorlar. Bu ne büyük bir ahlaki erdemliliktir…

Artık sözün bittiği yerdeyiz…

Selam ve muhabbetle.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir