Modernleşme süreci ve sonrasındaki ulema-devlet çatışması, İslam düşüncesi ve tarih felsefesi açısından tek bir “keşke” ile açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Kur’an ilkeleri, Usul-i Fıkıh geleneği ve tarihsel tecrübe ışığında bakıldığında, yıkımı önleyebilecek benzer durumlar için ibret olabilecek muhtemel bir “tarihsel/ideal tutum” ne olabilirdi.
1. Biçim (Vesail) ile Özün (Makasıd) Ayrıştırılması (Hikmet İlkesi)
- İdeal Tutum: İslam hukuk usulündeki “Araçlar amaçların hükmünü alır” ve “Hikmet müminin yitik malıdır” kaideleri gereğince; matbaa, tıp, askeri düzen, kodifikasyon (kanunlaştırma) ve bürokrasi gibi araçsal/teknik alanlar hızla benimsenebilirdi.
- Aksayan Yön: Ulema, kurumları ve biçimleri koruma refleksine (biçimsel muhafazakarlık) odaklanarak muhafazakar bir tutum gösterdi. Bu durum, bürokratik kadrolar nezdinde ulemayı ve hatta İslam’ı gelişimin önündeki ana engelmiş gibi konumlandırdı.
2. İçtihat ve Kelam Yöntemini Güncellemek (Tecdit İlkesi)
- İdeal Tutum: “Ezmanın değişmesiyle ahkamın değişmesi inkar olunamaz” (Mecelle, m. 39) ilkesi muhakkak Kuran ve sünnete uygun şekilde cesurca işletilmeliydi. Materyalizm ve pozitivizm gibi yeni düşünce akımlarına karşı geleneksel metinleri tekrarlayan savunmacı bir tutum yerine; dönemin bilgi felsefesini, epistemolojisini kavramış “Yeni bir Kelam ve Hukuk Metodolojisi” inşa edilme çabası bir şekilde muhakkak başarılmalıydı.
- Aksayan Yön: Ahmet Cevdet Paşa, Elmalılı Hamdi gibi isimlerin gayretleri bireysel ve geç kalmış çabalar olarak kaldı; kurumsal bir zihniyet dönüşümüne entegre edilemedi. Ulema pek ala kurumsal bir duruş üretebilecekken bunu gerçekleştiremedi.
3. Kurumsal ve İlmi Özerkliği Korumak (Adalet ve Şura İlkesi)
- İdeal Tutum: Ulema, Evkafın merkezileşmesiyle ekonomik bağımsızlığını yitirse de siyasi kliklerin (Saray veya İttihatçılar) tarafı olmak yerine; adalet, liyakat ve şura ilkelerini savunan bağımsız bir ahlaki/ilmi hakem konumunu sürdürmeliydi.
- Aksayan Yön: Ulema siyasallaştıkça ilmi tarafsızlığını kaybetti. Sultan Abdülhamid’in hal’ fetvası sürecinde yaşananlar ve sonrasındaki pişmanlıklar, toplumsal açıdan itibarlarının aşınmasının tipik göstergeleridir. Ulema toplumsal itibarını kaybetti.
4. Yıkıcı Kutuplaşma Yerine İkna ve Kuşatıcılık (Usul İlkesi)
- İdeal Tutum: Batılılaşan yeni aydın kuşak doğrudan “mülhid/hain” ilan edilmek yerine, onların zihinsel krizlerini anlayan kuşatıcı ve ikna edici bir diyalog geliştirilmeliydi.
- Aksayan Yön: Karşılıklı ötekileştirme (Aydınların “gerici”, ulemanın “zındık” etiketlemeleri), Cumhuriyet kurulurken medreselerin ve geleneksel kurumların tamamen sistem dışına itilmesiyle sonuçlanan radikal tepkiyi besledi, bu radikalizme alan açıp meşruiyet sağladı.
Çatışma Önenebilir miydi?
Osmanlının son dönem tarihselliğinde, Fransız Aydınlanması eksenli gelişen radikal sekülerleşme ve Çarlık/Sömürge tehdidinin yarattığı kuşatılmışlık psikolojisi düşünüldüğünde bu çatışmayı tamamen engellemek mümkün olmayabilirdi. Ancak ulema edilgen kalmayıp dönüşümün kurucu öznesi olabilseydi:
- Trajik ve travmatik kırılmalar yerine süreklilik içinde değişim sağlanabilir; Medreseler kapatılmak yerine modern bilimlerle entegre birer yükseköğretim kurumuna evrilebilirdi.
- Cumhuriyet dönemi modernleşmesi, gelenekle bağlarını tamamen koparan radikal bir kopuş yerine; yerli odaklı bir kulvarda ilerleyebilirdi.
Sonuç olarak; ulemadan beklenen, moderniteye teslim olmak değil, İslam’ın “hikmet ve tecdit” dinamizmiyle ve basiretiyle zamanın ruhunu okumasıydı. Ulema savunmada kaldığı için sürecin öznesi değil, nesnesi haline geldi.
Günümüz açısından bakıldığında, 19. ve 20. yüzyıl dönümünde yaşanan bu birikimli tecrübe sadece tarihsel bir parantez değil; modern dünyanın krizleriyle yüzleşen günümüz İslam düşüncesi için de hâlâ canlı bir uyarı fişeğidir.
Bugün de dindar-seküler fay hattı, kurumların özerkliği ve teknolojik/dijital dönüşüm karşısında takınılacak tutum İktidar karşısında duruş gibi temel meselelerde ulemanın düştüğü hatayı devam ettirme durumu söz konusudur.
Aslında araçlar (yapay zekâ, dijitalleşme, yeni toplumsal yapılar, postmodernite gibi) değişse de aranması gereken “hikmet ve öz” aynıdır. Günümüz müslümanlığının; geçmişin reaksiyoner, içe kapanmacı veya siyasallaşmış savunma-savrulma reflekslerinden sıyrılarak; zamanın ruhunu Vahyin ışaretleriyle okuyan, edilgen değil kurucu ve ihya edici bir akıl ortaya koymaları tarihsel bir zorunluluktur.
Aksi halde dün dönüşümün nesnesi olan zihniyet, bugün de geleceğin dünyasında söz sahibi olmak yerine tarihin izleyicisi olmaya mahkûm kalacaktır.
