Bir Müslüman için en önemli şeylerden birisi de ifrat ve tefrite kaçmadan “Kul-Rab” ilişkisini doğru bir zemin üzerine oturtmaktır. Malumunuz ifrat gereğinden fazla aşırı olma, tefrit ise yetersizlik ve ihmalkarlık anlamına gelir. Bunların ortası, yani duygu, düşünce, ahlak ve davranışlarda dengeli olmak ise itidaldir.
Aslında itidal; sırat-ı müstakim, yani bütün aşırılıklardan ve gevşekliklerden uzak olan doğru ve dengeli bir yol ve yöntemdir. Bu evren bir denge üzerine kurulmuştur. Bu dengeyi sağlayan yıldızlar aleminden en küçük bir sapma tüm sistemi bozarsa, bu evrenin bir nümune-i imtisali olan insandaki bir sapma da tüm dengeleri altüst eder, insanın yaratılış gayesini bozar.
Şüphesiz ki bizim burada kastettiğimiz esas duruş, fiziki anlamda bir duruş değil, takva duygusuyla hemhal olmuş olan kalbin duruşudur. Onun için takva bu işin olmazsa olmazıdır. Bu açıdan takva üzerinde kısaca durmak istiyorum. Takva; kelime anlamı olarak korumak, korunmak, korkmak ve itaat etmek anlamlarına gelir. İslami ıstılahta ise kulun, azametinden korkarak ve rahmetini ümit ederek Rabbine karşı olan kulluk görevlerini isteyerek yerine getirmesi, emirlerini tutup yasaklarından kaçınması; özellikle taabbudi ibadetlerinde Allah’ın (c.c.) kendisini gördüğü düşüncesine sahip olarak vazifesini ifa etmesi demektir.
Takva aynı zamanda iman ve kalple ilgili bir kavramdır. Bu açıdan kulun, takvada Hakk’ın hoşnutluğunu ve muhabbetini kaybetme kaygısı son derece önemlidir. Bu sebeple kavramın etimolojik kökenindeki “korku” anlamı, korkunç bir şeyden değil; seven ve sevilen arasındaki muhabbet bağını yok edecek her türlü davranıştan uzak kalmayı ifade eder. Yani en büyük endişesi Allah’ın (c.c.) sevgisinden mahrum kalmaktır.
İşte bu duruma gelen bir kişi ibadetin, itaatin ve mutlak teslimiyetin sadece O’na yapılacağı şuuru ile bütün kalbini Yaratanına açar. Otururken, yatarken ve ayakta iken bu evrenin boşa yaratılmadığını ve dolayısıyla bu evrenin çok küçük bir parçası olan kendisinin de bir maksada matuf olarak yaratıldığının farkına varır. Bu farkındalık ona “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 59/1) ayetini hatırlatır; “Ben de bütün varlığımla bu tesbihte varım.” der. Çünkü o da bu varlığın bir parçasıdır.
Akıl, irade ve vahiyle mücehhez kılınmış insanın bunu büyük bir şevkle yerine getirmesi gerekmez mi? Heyhat, nerede… Gerçekten bugün de insanlık alemi büyük bir uçurumun kenarındadır. Onun için Rabbimiz ne buyuruyor: “Ey insan! Sana bu kadar bol ihsanda bulunan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar, 82/6).
Mümin, Allah’a duyduğu saygı nispetinde Allah katında değer kazanır. Bunun bir gereği olarak Allah’ın ayetlerine ve hükümlerine saygı göstermesi gerekir. Bu saygı, sadece Kur’an’a gösterilen şekli bir saygının ötesinde, Kur’an’ı hayatta görme arzusunun gereği olan bir saygı olmalıdır. İşte yukarıda saymaya çalıştığım özellikleri yerine getirmek suretiyle mümin, takva sahibi olmaya gayret eder; fakat takva sahibi olduğunu iddia etmez. Takva; sevap-günah, helal-haram konusunda derin bir hassasiyeti gerektirir. Takvanın temeli ihlastır. Tevekkül, rıza ve sabır takvanın bir göstergesidir.
Takva sahibi bir insan yaptığı ibadetleri çok görmediği gibi, günahları da küçük görmez. Yaptığı iyilikler gözünde ne kadar küçülürse (bir başka ifadeyle “Hep eksik yaptım, tam yapamadım” düşüncesi kafasında hasıl olursa) Allah katında o nispetle büyür. Aynı şekilde yapılan iyilikler kendi gözünde büyürse Allah (c.c.) katında azalır ve küçülür. Onun için asıl güvenmemiz gereken, Rabbimizin lütfudur. Rabbimizin lütfuna bakınız:
“Aziz ve Celil olan Allah buyurdu ki: Kulum içinden bir iyilik yapmayı kararlaştırıp da işlemeyecek olursa Ben onu bir iyilik olarak yazarım. Şayet onu işleyecek olursa onu o kimsenin lehine ten haseneden yedi yüz katına kadar yazarım. Şayet bir kötülük işlemeyi kararlaştırmış olduğu halde işlemeyecek olursa o kötülüğü onun aleyhine yazmam. O kötülüğü işleyecek olursa, Ben de onu tek bir kötülük olarak yazarım.” (Müslim, İman, 207; Tirmizi, Tefsir, 7; Nesai, es-Sünenü’l-Kübra, VI, 344)
Şimdi takva duygusuyla mücehhez olmuş sevgili Peygamberimizin hayatında bu esas duruşun nasıl olduğuna bir bakalım. Çünkü Peygamberimiz bizim tek örneğimizdir. Bu konu ile ilgili bir hadis nakletmek istiyorum:
Enes bin Malik (r.a.) şöyle dedi: “Peygamber Efendimizin nafile ibadetlerini öğrenmek üzere sahabeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimizin ibadetleri bildirilince onlar bunu azımsadılar ve ‘Allah’ın Resulü nerede, biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır.’ dediler. İçlerinden biri: ‘Ben ömrümün sonuna kadar bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.’ dedi. Bir diğeri: ‘Ben de hayatım boyunca oruç tutacağım.’ dedi. Üçüncü sahabi ise: ‘Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacağım, asla evlenmeyeceğim.’ diye söz verdi.
Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi: ‘Şöyle şöyle söyleyenler sizler misiniz? Sizleri uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınızım ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.'” (Buhari, Nikah, 1; Müslim, Nikah, 5; Nesai, Nikah, 4)
Peygamberimizin bir başka hadisi de şöyledir: “Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekileri dinde aşırılık helak etti.” (İbn Mace, Menasik, 63; Nesai, Menasikü’l-Hac, 217).
Yanlış bir anlayışa meydan vermemek için Peygamberimizin bir başka hadisini daha nakletmek istiyorum:
Bir gece Resulullah (a.s.), Hz. Aişe validemizden izin isteyerek kalktı ve şöyle dedi: “Ya Aişe, ben Rabbimle baş başa kalmak istiyorum.” Ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Hz. Aişe validemizin: “Ey Allah’ın Resulü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte muhtemelen bulunacak günahlarınızı Allah Teala bağışladığı halde niçin bu kadar yoruluyorsunuz?” sorusuna Peygamberimiz (a.s.) şöyle cevap verdi: “Ya Aişe, şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari, Teheccüd, 6)
Peygamberimiz (a.s.) her namazdan sonra üç defa “Estağfirullah” dedikten sonra; “Allah’ım! Seni Sana yaraşır bir şekilde zikredemedik, (Sana) şükredemedik ve Sana güzel bir şekilde ibadet edemedik.” diyordu. Kısacası, bütün bunları hakkıyla yerine getirme noktasında bize yardım et… İşte kulluk budur.
Sözlerime, Peygamberimizin en güzel dualarından biri olan ve “Seyyidü’l-İstiğfar” ismiyle şerefyab bulmuş bir duasını aktararak son vermek istiyorum:
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri Yüce Huzurunda minnetle anar, günahlarımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yoktur ki Senden başka günahları affedecek yoktur.”
Biz de bu duayı kalbimize nakşediyoruz ve bütün benliğimizle amin, amin, amin diyoruz…
Selam ve muhabbetle.
