15 Eyl 26 - Sal 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Farkı Fark Etmek > Farkı Fark Etmek: İzzeti Yanlış Yerde Aramak

Farkı Fark Etmek: İzzeti Yanlış Yerde Aramak

Bu yazımda, yolların ayrılış noktasında önemli bir mihenk taşı olan bir kavram üzerinde durmak istiyorum. Evet, “izzet” kavramı ve bunun hayata yansımaları üzerinde durmak istiyorum. “Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alâk, 1) ayet-i kerimesi mucibince önce Kur’an’a bakalım. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

  • “Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri veliler edinirler. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz izzet bütünüyle Allah’a aittir.” (Nisâ, 139)
  • “Kim izzeti isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir.” (Fâtır, 10)
  • “…İzzet bütünüyle Allah’a, Resulüne ve müminlere aittir.” (Münâfikûn, 8)

Bu üç ayetten şunu anlıyoruz ki Müslüman/mümin olmayan bir kişi dünyada hangi konumda olursa olsun kesinlikle izzet sıfatıyla anılamaz, anılmamalıdır. Bu öyle ucuz bir kelime değildir; doğrudan inançla, akideyle alakalıdır. Bu yüzden Allah’a, O’nun hidayet ettiği Peygamber’e ve müminlere aittir. Soy-sopla, zenginlikle, makam-mevki ile veya genel anlamda dünyalık bir değer ölçüsüyle ilişkisi yoktur. Onun için yukarıda “mihenk taşı” sözcüğünü kullandım. İzzetin zıttı zillettir. Malumunuz izzet kelimesi Arapça bir kelime olup yücelik, ululuk, onur, şeref, güç ve itibar gibi anlamlara gelir.

Şimdi sizlere izzet ve zillet kavramlarının daha iyi anlaşılması için İslam tarihinden, baba ile oğul arasında geçen bir diyaloğu kısaca aktarmak istiyorum:

Beni Mustalik Seferi’nden dönüşte su alma sırasında bir Muhacir ile bir Ensar arasında münakaşa çıkıyor. Herkes kendi taraftarını çağırıyor. Bunu fırsat bilen münafıkların reisi Abdullah b. Ubey, Muhacirlere ağır hakaretlerde bulunarak “Andolsun ki eğer Medine’ye dönersek üstün olanlar zayıf olanları oradan çıkaracaktır.” diyor. Bu sözü işiten ve Hz. Peygamber’e son derece bağlı olan Abdullah b. Ubey’in oğlu Abdullah, Peygamberimize geliyor ve şöyle diyor: “Ya Resulullah! Eğer babamın kellesini getirmek gerekiyorsa bu görevi bana ver. Aksi halde beni tahrik ederler; bu sebeple bir alçağın yüzünden bir Müslüman’ın kanına girerim.” Peygamberimiz ise “Hayır, ona karşı yumuşak ve iyi davran.” buyuruyor. Tam Medine’ye girerken Abdullah, babasının devesinin yularını tutuyor ve büyük bir iman gücüyle ona şöyle haykırıyor: “Kendinin alçak, Resulullah’ın üstün olduğunu itiraf etmeden buradan bir adım öteye geçemezsin!” Çaresiz kalan Abdullah b. Ubey bu sözleri söylemek zorunda kalıyor… İşte bir yanda iman ve izzet zırhına bürünmüş Abdullah, diğer yanda alçaklık ve zillet elbisesini giymiş babası Abdullah b. Ubey…

Hz. Ömer (r.a.) bunu ne güzel ifade etmiş: “Biz İslam ile izzet (şeref) bulduk. İzzeti başka yerde ararsak Allah bizi zelil (rezil ve perişan) eder.” Tarih şahittir ki ne zaman insanoğlu (ister fert, ister cemaat, ister devlet bazında olsun) İslam’ı layıkıyla tutmuşsa İslam da onları daha sıkı tutmuş, onları izzetli kılmış ve yüceltmiştir. Şunu da ilave etmek isterim ki gücü olan izzetli değil, izzetli olan güçlüdür. Bu gücün kaynağı da imandır…

Bu vesileyle bir noktanın altını çizmek istiyorum: Şeref sözcüğü insana mahsus bir kavramdır, dolayısıyla Allah’a isnat edilemez. Fakat izzet sözcüğü başta Allah azze ve celle olmak üzere Peygamber ve müminler için kullanılabilir. Eğer Allah’a (c.c.) isnat ediliyorsa bu, keyfiyet açısından sonsuz demektir. Peygamber için kullanılıyorsa bu da müminlere göre çok daha üst seviyede olduğunu ifade eder. Yani Peygamber bizim için bir ideal noktadır. Hiçbir zaman tam olarak onun gibi olamayız, haddimizi bilmeliyiz.

Şimdi gelelim günümüze:

Bugün insanlık âlemi bir çukurun kenarındadır. Her geçen gün çukura daha çok yaklaşmaktadır. Bunun sebebi, egemen olan gücün İslam değil cahiliye olmasıdır. Malumunuz cahiliye mazide kalmış bir hayat tarzı değil; Allah’ın hükmünün geçerli olmadığı her toprak parçasında uygulanan sistemin adıdır (bkz. Mâide, 50). İnsanların çok kutsadıkları, hatta uğrunda ölenleri şehit olarak andıkları demokrasi de dahil olmak üzere tüm beşerî kaynaklı sistemler cahiliye sistemleridir. İnsanlar bu sistemi ayakta tutmak için bir takım teşkilatlar kurmuşlardır. Mesela BM (Birleşmiş Milletler Teşkilatı) de bunlardan biridir. Bu öyle bir teşkilat ki beş daimi üyeden biri veto ettiğinde herhangi bir problem gündeme dahi alınmamaktadır. Onun için “Dünya beşten büyüktür” ilkesi ortaya atılmıştır.

Benim kanaatim şudur: “Dünya beşten büyüktür” ilkesinden daha da önemlisi, kurulan bu teşkilatın hangi temel ilkeyi esas alarak icraatını yürüteceği konusudur. Yani adam seçmeden önce ilke seçmek… Bir başka ifadeyle, egemen güç olarak sadece Allah’ı tanıyıp O’nun gösterdiği yolda mı icraat yapılacak, yoksa heva ve hevesin bir kulu olarak sadece kendi menfaatlerini koruyacak şekilde mi hareket edilecek? Bugün de olduğu gibi eğer ikincisi söz konusu ise yine zulüm üstüne zulüm var demektir. Çünkü “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 45). Ne fark eder…

Son söz:

İzzet, Allah yolunda yüründüğü müddetçe vardır. Eğer izzet, şeref ve itibarı; makamda, malda-mülkte, siyasette, belli ideolojilerde veya dünyalık herhangi bir değerde ararsak zillete düşeriz. Bir insan “Müslüman’ım” dediği halde, Allah’ın değer vermediği bir kişiye hangi hakla, hangi gerekçe ile değer verebilir? Bu bir haddi aşmak değil midir? Bu durumda Allah katında kendi değeri ne olur? Aslında bunlar çok hassas konular, çok dikkatli olmamız lazım.

Şunu da unutmayalım ki Müslüman’ın milliyeti onun inancıdır. Bu inancın önüne veya arkasına beşerî kaynaklı herhangi bir ilke eklenemez. Çünkü yapılan her ekleme veya çıkarma esas ilkeyi zayıflatır. İşte Müslüman’ın tuttuğu ve kaldırdığı yegâne meşale budur. Bu meşalenin yakıtı ise “Lâ ilâhe illallah”tır. Bu anlayışa sahip olan bir Müslüman dünyada tek başına kalsa bile yine üstün olan, izzet sahibi olan kendisidir. Hatta bu uğurda öldürülse bile, Amr b. Füheyre’nin dediği gibi, kazanan yine kendisi olur.

Selam ve muhabbetle…

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir