“Mebusluk” bizde büyük ve yüce bir rütbedir. Daha yücesi yoktur çünkü yasamayı, yürütmeyi bunlar yapar, bunların üstünde başka yüce yoktur. Bakan, başbakan, cumhurbaşkanı da bunlardan seçilir..
Mebus olmuşsan bir bakıma devlet oluyorsun, devlet adamı oluyorsun, yüceler arasına giriyorsun, yasama meclisine halk tarafından seçilip yollanmış vekil sayılıyorsun. Halk nezdinde büyük nüfuz sahibi ediliyor, sülalece itibara ve imtiyaza kavuşuyorsun, kamu kaynakları emrine amade yapılıyor.
Artık geriye dönemez, halkın içine karışamazsın. Halktan biri olamazsın. Dolayısıyla bir kez mebus olmuşsan statüyü korumak için her şeyi yaparsın..
Mebus, bir yerden başka bir yere yetkiyle gönderilmiş, temsilci edilmiş anlamına gelen baʿasa fiilinden türemiş. Osmanlıda halkın temsilcilerinden oluşan meclise, Meclis-i Mebusan, (padişahın atadıkları meclise meclis-i ayan ) deniyor.
Bu mecliste yer alanlara mebus denmiş. Günlük dilde “millet-vekili” kelimesine dönüşmüş. Yani millet seçiyor, kendini temsilen meclise yolluyor.
Kelime, Peygamberler için kullanıldığında, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek üzere gönderdiği elçiler oluyor (nebî veya resul).
Bir yerden başka bir yere gönderilen elçi/delege de aynı anlama geliyor..
Mebuslukta iki şey var, bir gönderen, bir de gönderilen. Maksat gönderenin istekleri. Gönderilenin gönderildiği yerde, gönderenin menfaatlerini koruması, isteklerini dile getirmesi.
Peygamberler delegeler hariç halkın seçip yolladığı mebus, halkın mensubu olmaktan çıkıyor, devlet sofrasındaki ziyafette gösterilen yere oturuyor. Sofrada yerin yoksa/muhalif isen ölümüne dövüş yapılan arenaya atılıyorsun. Seni seçenler sana sahip çıkmıyor çünkü sen, aslında kendi menfaat ve yararının peşindesin..
Mebus ya da millet-vekili, milletin seçip yolladığı delege aslında. Nereye yolluyor, yasama meclisine. Millet meclisi de denen yere.
Millet seni yolluyorsa normalde işin ne? Seni oraya yollayanın, yani milletin menfaatini korumak. İsteklerini duyurup takip etmek. Kime karşı? Devlete. Ama meclis denen yer bunun için var değil. Meclis, devletin, devletlü sınıfın menfaatini korumak için var.
Vekil bunu bilir mi? Bilmesi gerekir. Bilmezse öğretirler. İtiraz ederse ne olur? Arenaya yollanır..
Etrafınızda, orda burda vekil görmezsiniz, özel durumlar hariç. Neden, çünkü onlar artık sıradan insanlar olmaktan çıkartılmıştır..
Cumhuriyetmiş, demokrasiymiş, eşitlikmiş, seçimmiş, yurttaşlıkmış.. bu propagandaları geçelim. Herkes haddini bilecek.
Bağımsız yargıymış, hukukmuş.. bunu da geçelim. Hukuk, devleti/devletlü sınıfı halktan korumak işin vardır..
Ne kaldı geriye? Hani bir şeyi izahta zorlanınca denir ya, “işte eyle!” Herkesin bildiği bir şey için denir ya,
“Yav he he!”
Anlatılanları makul bulmadınız mı?
Mebus seçilen bir tanıdığınız varsa izleyin! Hiç olmazsa mevcut iktidardaki tanıdığınız arkadaşlarınıza bakın, seçenlerin emrinde mi, gittiği yerin emrinde mi? Bakın.
Basit bir misal, aktüel olduğu için..
Türkiye Suudi Arabistan’ın yanında Yemene karşı savaşsın mı, tarafsız mı kalsın?
Atatürkçüler “Arapların işine karışma, ihtilaflarında hakemlik yap” ilkesine sadıktır, istemezler.
Milliyetçiler, “burda bizim menfaatimiz olmaz, başımız derde girebilir, hem bu Araplar bizi arkadan vurdu..” diye düşünür, istemezler.
Muhafazakar dindarların çoğu zalim Suudi krallığı ve Petro-dolar için cihada çıkılmaz, müslümanların kendi arasındaki kapışması İsrail’e yarar” der istemezler.
Bunların toplamı halkın %90’unı geçer. Geriye kalan %10 diyelim küresel kafir düzenin şirketlerinin bölgeye çökmesini ister, çünkü bunların içerdeki adamları olarak para kazanacaklar, her türlü istifade edeceklerdir. Çünkü bunların istikbali batıya bağlıdır.
Şimdi düşünelim bakalım, Türk ordusu yurt dışına çıkabilir diye meclise gelecek tezkere, milletin vekilleri tarafından ret mi edilecek, alkışlar eşliğinde kabul mü? Hiç bir şey bilmeyen bu tezkerenin Amerikan ve İsrail’in çıkarları için kabul edileceğini bilir. Ne Türklerin, ne Kemalistlerin, ne muhafazakarların çıkarı için değil..
Müslüman coğrafyanın doğal ve beşeri kaynakları, tarihsel birikimleri, kültürel zenginlikleri kimin elinde olmalı? Müslümanların mı, Batılıların mı?
Müslümanların elinde olursa Müslümanlar, batılının emrinde olursa içerdeki batıcılar menfaatlenecek.
Adına ne derseniz deyin tarihsel konumlanma ve çatışma bu iki yaklaşım tarzı ve toplumsal kamp taraftarları arasındadır.
Bunu anlamanın en kestirme yolu, Müslümanları idare edenlerin akıllarının nasıl çalıştığıyla, dostlarının ve destekçilerinin kim olduğuyla alakalıdır. Muasır medeniyet hedefinde yol alıp duruyorsak, hakikat bellidir.
Batılılar bizdeki hükümetleri övüyor, sırtını sıvazlıyor, destekliyorsa, cevap bellidir aslında..
Bağımsızlık ve egemenlik, milletler arenasında cari siyasi ve iktisadi rekabette alınan kararların, kurulan diplomatik ilişkilerin, yapılan ittifakların milli menfaat ölçüsüne dayanmasıyla,
Tersindeyse, batılıların sömürü ve işgalinden menfaat ve istikbal ile ayrışır..
Müslümanları yönetenler ikinci şıkkı birinci şıktan daha kazançlı ve garantili görüyorlar. Bunlara doğrusunu gösterip yanlıştan vazgeçirecek elit zümre, bilge, eşraf halkı cahil ve yoksul bırakıyor. Bunların menfaati de yöneticilerle aynı paralelde. Nerdeyse 250 yıldır..
Dini, dini motivasyonu geçelim, dinin terakkiye/ilerlemeye mani olduğunu bilenler,
(Ki gerçekten de din maddi/materyalist terakkiye manidir)
Çoktaaann dinde reform yaptılar. Din artık kapitalist terakkiye meşruiyet sağlayan bir araca dönüştü.
Biz bu geçmişten kopukuz, geleneği, dinde otoriteyi, ataerkil toplumsal eleştirmeyi marifet saydığımızdan bu yana.
Bir şeyi eleştirmekle o şeyin mahiyetine müdahaleyle onu hükümsüz kılmak aynı şey değildir.
Dahası var, eleştiri yaptığını zannedenlerimizin durduğu yer İslam değildi, materyalist terakkiydi. Çünkü devlet İslam’ı bıraktığını yaptığı anlaşmalar ve reformlarla göstermişti. (Tanzimat, ıslahat, meşrutiyet, cumhuriyet, AB üyeliği..)
Şu mesele dikkat çekici olduğu için bizi aydınlatabilir.
Devlet ne diyor? “Yasa dışı kumar suçtur.”
Yani, kumar oynatılacaksa ben oynatırım. Yasak olan kumarın kendisi değil, devletin dışında kumar oynatmaktır.
Kumarı savunmak için demiyorum, bir kez bunu kabul ettik mi devleti her şeyin sahibi kabul etmiş oluruz.
Bu misali çoğaltalım şimdi, “yasa dışı yardım toplamak, yasa dışı sivil toplum olmak, yasa dışı eğitim yapmak, yasa dışı gösteri ve toplantı yapmak, yasadışı örgütlenmek..”
Sıra “yasa dışı din”e geldiğinde hiç bir itiraz yeteneğimiz kalmayacak..
Devlet dediğin, “düzenleme ve denetleme” gücü, yetkisidir. Yapılan işlerde usulsüzlük, yolsuzluk olursa müdahale eder, işleri tekeline almaz.
Son örnek borsa vurgunu bir kez daha gösterdi ki,
Devleti yüceltmek demek, devlet içinde çeteleşenlerin devlet adına yediği herzeleri makul görmektir. Hele işler yasal kılıfa uydurulmuşsa hiç bir şey diyememektir..
Bitirelim, biz dinin mani olduğu terakki içinde dinde reform yapanlardan olduğumuzu bilmiyoruz. Din maddi terakkiye maniyse ne olacaktı?
Ya din terk edilecekti, ya da terakkiden vaz geçilecekti.
Dinden vaz geçmek, vazgeçtik demekle, hatta devlet zoruyla dahi olmuyorsa ne yapılacaktı?
Dinde reform yapılacaktı. Yapıldı mı? Heyhat bu soru pek absürt düştü şimdi! Müslümanların haline bakanlar cevap vermeye bile tenezzül etmez.
Terakkiden vaz geçilebilir miydi? Bu olsaydı diyelim saltanat devam edecek, devlete göz koyanlar havasını alacaktı.
Terakki batılıların olmazsa olmazıydı. Ne yaptılar? Terakkiperverleri desteklediler. Saltanatı kaldırdılar.
Biz genelde şimdi o terakkiperverlerin nesliyiz, dinleri üzereyiz! Ve muasır medeniyet evrenindeyiz.
