Dücane Cündioğlu’nun entelektüel serüveni, Türk düşünce hayatında ve özellikle İslamcı-muhafazakâr gelenekte en çok tartışılan, kutuplaştırıcı ve dramatize edilen dönüşüm hikâyelerinden biridir. İnsanın geçmişini aşması mümkündür. Fakat geçmişini aşmak ile geçmişini yalnızca geride bırakmak aynı şey değildir. İlkinde eleştiri, gerekçelendirme ve düşünsel hesaplaşma vardır; ikincisinde ise önceki düşüncelerin hangi nedenlerle terk edildiği sorusu cevapsız kalabilir. Bu dönüşüm, sırf fikirsel bir gelişme veya olgunlaşma olarak okunamaz; doğrudan doğruya karakter yapısı, şöhret arzusu ve entelektüel kibirle şekillenen zihinsel bir dalgalanma da söz konusudur.
Onun fikirsel haritası incelendiğinde üç ana dönem göze çarpar. 1980’lerden 2000’lerin başına kadar süren ilk döneminde Cündioğlu, Kur’an ilimleri, tefsir tarihi ve anlambilim üzerine yoğunlaşan, gelenek içinden konuşan keskin bir İslamcı “müfessir” ve hermeneutikçidir.
AKP’nin iktidara gelişiyle başlayan ikinci döneminde ise dinî metinlerden uzaklaşarak felsefe, mimari, sinema ve estetik alanlarına kaymış; dinî kavramların yerini Nietzsche, Heidegger ve Spinoza gibi Batılı filozofların kavram seti almıştır. 2012 yılında Yeni Şafak’tan ayrılarak İslamcı camiayla köprüleri tamamen attığı üçüncü ve son döneminde ise popüler bir felsefe figürüne dönüşmüş; sosyal medyada “her şeyi çözen, kimsenin anlamadığı derinlikte tefekkür eden, yalnız ve anlaşılmamış dahi” rolünü benimsemiştir.
Bu radikal zihinsel savrulmanın arkasında yatan temel motivasyon; kendisini hiçbir topluluğa veya fikre ait hissetmeyecek kadar büyüten entelektüel kibri, narsisizmi ve “kitlelerin benimsediği şey sıradandır” düşüncesiyle şekillenen orijinal görünme saplantısına kayış gibi görünmektedir.
İslamcı camia iktidara geldiğinde bu kitlenin üstünde durabilmek adına elindeki metinleri reddetmiş, muhalif ve marjinal pozisyona geçerek kendi seçkinci alanını yaratmayı seçmiştir. Bu durum, onu aşırı dogmatizmden aşırı göreliliğe sürüklemiş; dün yöntem üzerine kurduğu akli külliyatı yıkıp yerine sistemli bir felsefe koymak yerine, yalnızca aforizmalar ve süslü cümlelerden oluşan bir edebî şov bırakmasına yol açmıştır.
Cündioğlu’nun bu dönüşüm esnasında yaşadığı en büyük ilmi çelişki ve savrulma, Kur’an ve vahiy anlayışında gerçekleşmiştir. Düşünce hayatının ilk döneminde Sözün Başı, Kur’an’ı Anlamanın Anlamı ve Anlamın Buharlaşması ve Kur’an gibi eserlerinde Batılı hermeneutik yöntemleri ve modernist Kur’an okumalarını sertçe eleştiren Cündioğlu; vahyin otantikliğini, dilsel sağlamlığını ve İslami ilim geleneğinin objektif yöntemlerini tutkuyla savunmuştur.
Ancak felsefi kırılma yaşadığı son döneminde, Anlamın Buharlaşması kitabında bizzat savaş açtığı yönteme teslim olmuş; vahyin anlamını adeta buharlaştırmıştır. Kur’an’ın toplumsal, hukuki ve ahlaki bir norm (yasa/ilke) sunma vurgusunu zayıflatmış; onu felsefi bir metafor dizisi ve estetize edilmiş bir edebî/tasavvufi metin seviyesine indirgemiştir.
“Ben o binayı yıktım” derken, aslında yıllarca metodolojisini savunduğu Kur’an’ın objektif ve bağlayıcı anlam dünyasını da yıktığını kastetmektedir. Kur’an’ı ve vahyi akılla kavranan ilahi bir kelam veya bağlayıcı bir norm olmaktan çıkarıp “muhayyilenin, şiirin, imgenin ve duygusal tecrübenin alanı” olarak yeniden tanımlamaya başlamıştır.
Vahyi, Hz. Peygamber’in yüksek tasavvur ve hayal gücüne tecelli eden imgesel bir tecrübe olarak görme eğilimi gösterir. Ona göre din; hakikat tezahüründen ziyade, insanoğlunun varoluşsal krizlerine yanıt veren imgesel bir sığınaktır.
Vahyi nesnel bir hakikat olmaktan çıkarıp Hz. Peygamber’in yüksek tasavvur gücüne indirgeyen bu yaklaşımıyla, geçmişte inşa ettiği tüm metodolojik mantığı kendi elleriyle dinamitlemiştir.
Zihinsel kırılmanın ve dönemsel savrulmaların bir diğer somut tezahürü ise Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalist devrimlere yönelik tutumundaki radikal değişimdir. Yıllarca cumhuriyet modernleşmesini ve harf inkılabını geleneğin kopuşu olarak eleştiren, Atatürk figürüne muhafazakâr mahallenin kabul ettiği soğuk ve mesafeli bir dille yaklaşan Cündioğlu; seküler ve kentli kitleye hitap ettiği son döneminde tam tersi bir eksene kaymıştır.
Sosyal medya yayınlarında “Atatürk konusunda jetonum geç düştü” itirafında bulunmuş, geçmişte toplumsal mühendislik olarak eleştirdiği Jakoben devrimleri “Kanser hastasına aspirin veremezsiniz, ameliyat etmek acımasızlık değildir” diyerek meşrulaştırma yoluna gitmiştir.
Yıllarca Doğu-Batı ve gelenek üzerine metinler yazan bir zihnin, ilerleyen yaşlarında radikal Jakobenizme operatif zorunluluk meşruiyeti biçmesi, onun zihinsel ve metodolojik iflasının açık göstergesidir.
Sonuç olarak Dücane Cündioğlu, Türkiye’deki entelektüel krizin ve sosyal sorumluluktan kaçışın en hazin, en heveskâr ve en kötü örneklerinden biridir. Gençliğinde yıllarca inşa ettiği düşünsel ve ahlaki sorumluluğu, topluma ve takipçilerine bir borç olarak ödemek yerine; sırf kendi narsisizmini beslemek ve “anlaşılmamış, yalnız filozof” mitini oynamak uğruna fırlatıp atmıştır.
Bütün bir gençlik kuşağına yön verdikten, onlara ideolojik ve dinî bir vizyon sunduktan sonra “ben yanılmışım, jetonum geç düştü, hepsini yıktım” diyerek kenara çekilmesi; felsefi bir cesaret değil, ciddi bir entelektüel sorumsuzluk ve ilmi bir kaçıştır.
Şahsi ego tatminini ve yeni okuyucu kitlesine şirin görünme kaygısını toplumsal sorumluluğun, istikrarın ve ahlaki tutarlılığın üstünde tutan bu tavır; ardında ne sistemli bir felsefi ekol ne de takip edilebilir bir ahlaki iz bırakmıştır.
Cündioğlu, bir düşünürün arayış içinde olmasının değil; kibrin, alkış arzusunun ve üslup şovculuğunun zihni nasıl bir ilkesizliğe ve niteliksiz aforizma tüccarlığına sürükleyebileceğinin en ibretlik vesikasıdır.
