24 Nis 26 - Cum 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > “Modern İslam Düşüncesinin Kökenleri”: Said Nursi ve Türkiye İslam’ı

“Modern İslam Düşüncesinin Kökenleri”: Said Nursi ve Türkiye İslam’ı

Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili hayata geçişine kadar uzanan süreç, geleneksel ilim ile modern dünyanın meydan okumalarının kesiştiği fırtınalı bir dönemi kapsar. Bu dönemin en dikkat çekici figürlerinden biri olan Said Nursi, Doğu Anadolu’nun medrese geleneğinde yetişmiş ve “Bediüzzaman” lakabını alacak kadar sivrilmiş bir şahsiyettir. Nursi’yi çağdaşlarından ayıran temel özellik, devletin derin mekanizmalarıyla kurduğu gizemli bağlar ile materyalizme karşı geliştirdiği özgün “iman kurtarma” metodolojisidir.

Nursi’nin biyografisi, özellikle erken döneminde devlet mekanizmalarıyla iç içedir. 1899’da İstanbul’a gelişi ve saray çevresiyle kurduğu temaslar, onun sadece bir din bilgini değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir aktör olduğunu gösterir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Van bölgesinde bir alaya komuta etmesi ve Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilendirilen faaliyetleri, devlet için aktif rol aldığını kanıtlar niteliktir. Rus esaretinden dönüştü Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye gibi üst düzey bir dini kuruma atanması, dönemin yönetimi nezdindeki itibarının bir yansımasıdır. Milli Mücadele yıllarında İngiliz işgaline karşı net bir sömürge karşıtı duruş sergileyen Nursi, Ankara hükümetinin de dikkatini çekmiş; ancak 1922’de Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk ile “namaz ve dindarlık” üzerinden yaşadığı gerilim, yollarının kalıcı olarak ayrılmasına neden olmuştur. Bu kopuş, Nursi’yi aktif siyasetten çekilip tamamen iman hakikatlerine odaklandığı “Yeni Said” dönemine taşımıştır.

Düşünce dünyasındaki en kritik kırılma ise 1923 sonrasında yaşanmış, Nursi toplumdaki “dinsizlik akımlarına” karşı halkın dili olan Türkçeyi kullanmaya karar vermiştir. Risale-i Nur Külliyatı, klasik bir tefsirden ziyade modern insanın şüphelerine Kur’an eksenli cevaplar veren teolojik bir savunma niteliğindedir. Nursi; benliği (Ene) ve doğayı (Tabiat) modernizmin iki büyük putu olarak tanımlarken, insanın kendi iradesini Allah’tan bağımsız bir güç sanmasını en büyük tehdit olarak görmüştür. Zamanın “tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanı” olduğunu savunarak kurumsal tarikat yapılarının ötesinde sivil bir metodoloji geliştirmiş, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı “Medresetüzzehra” projesiyle modernite ile gelenek arasındaki uçurumu kapatmayı hedeflemiştir.

1926’da başlayan ve uzun yıllar süren sürgün ve hapis hayatı, devletin baskısına rağmen Risale-i Nur metinlerinin elle çoğaltılarak Anadolu’ya yayılmasıyla sessiz ama kitlesel bir sivil direnişe dönüşmüştür. Diğer pek çok İslamcı düşünürün aksine devleti doğrudan yıkmaya odaklanmayan Nursi, önceliği bireyin imanına vermiş; birey düzelirse toplumun ve devletin de düzeleceğine inanmıştır. Hayatının son döneminde Demokrat Parti’ye verdiği destek, dini özgürlüklerin genişletilmesi ve dindar nesillerin korunması amacını taşırken, bu strateji kendisinden sonraki pek çok dini harekete de örnek teşkil etmiştir.

1950 sonrası süreçte dinin ideolojik ve siyasi bir güce dönüşmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası çok partili hayata geçişle hız kazanmıştır. Bu dönemin merkezindeki Said Nursi, İslam’ı modern bilimle uzlaştıran karizmatik bir lider olarak öne çıkarken; Mısır’daki Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahid el-Kevserî gibi isimlerle olan hürmetkâr ilişkisi, Türk İslamcılığının yerel ve sürgün mirası arasındaki köprüyü oluşturmuştur. Siyasal İslam’ın kurumsallaşması ise 1970’lerde Necmettin Erbakan ve Milli Görüş hareketiyle yeni bir aşamaya geçmiştir. Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyük Doğu” ideolojisi fikri zemini hazırlarken, Mehmed Zahid Kotku’nun sanayileşmeyi ön plana çıkaran yaklaşımı, İslamcı hareketi devlet bürokrasisine rakip bir sınıf haline getirmiştir. Aynı dönemde Mısır kökenli Müslüman Kardeşler ile kurulan bağlar, hareketin uluslararası vizyonunu beslemiş, ancak Türk İslamcılık hareketi kendine özgü özerk yapısını daima korumuştur.

Sonuç olarak, Türk İslam düşüncesindeki temel otorite dizini (kanon), büyük ölçüde ulusal kimlik ve milliyetçi reflekslerle şekillenmiştir. Bu durum, Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin milli kahraman olarak kucaklanmasını sağlarken, Mustafa Sabri ve Zahid el-Kevserî gibi sürgünleri ana anlatının dışına itmiştir. Oysa bu isimler, Batı Aydınlanması ile boğuşan son büyük gelenekçi kuşağın temsilcileri olarak modernizm reddiyesinin temellerini atmışlardır. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının hedeflediği “büyük kopukluk” teorisinin aksine, İslami geleneğin siyasi bir programa evrilme süreci Geç Osmanlı’da başlamış ve Mısır sürgünleri ile Kahire’ye giden Türk öğrenciler vasıtasıyla yeniden Türkiye’ye taşınmıştır. Dolayısıyla Türk İslamı, dünyadan yalıtılmış bir parantez değil; Sabri, Kevserî ve Akif gibi kilit aktörlerin niyet ve eylemleriyle küresel İslami düşünceye eklemlenmiş, sürekliliğini koruyan bir mirastır. Modern Türkiye’deki İslami kamusal alanın canlanması da aslında bu köklü Osmanlı tartışma geleneğinin bir devamıdır.

———————–

Andrew Hammond’ın “Late Ottomans’ Impact on Modern Islamic Thought” adlı kitabının özeti tamamlandı

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir