1. Türkiye-ABD İkili Anlaşmaları ve Devlet Hafızası
Türkiye’nin Amerika ile kaç tane ikili anlaşma yaptığı, Türkiye tarafı için uzun yıllar boyunca netleştirilememiş bir konu olarak kalmıştır. Süleyman Demirel, 1966 yılında Amerika ile NATO çerçevesinde yapılan anlaşmaların sayısını 55 civarında açıklarken; 1970 yılında bu rakamı 90 civarı olarak vermiştir. Üstelik bu anlaşmalardan sadece 16 tanesi Meclis’e gelmiş ve onaylanmıştır. Amerika ile ilişkilerimiz o kadar hızlı ve kontrolsüz gelişiyordu ki, yapılan bazı anlaşmalardan devlet yetkililerinin bile haberi olmuyordu.
Mücahid Gültekin, Türkiye-ABD İlişkilerinin Psikolojisi adlı eserinde (s. 192) konuyu şöyle aktarır:
“Türk görevliler, Amerikalı bir yetkili kendilerinden bir şey rica ettiğinde resmi prosedürü bile işletmeye gerek görmeden o isteği yerine getirme yoluna gitmişlerdir. Öyle zamanlar olmuştur ki Amerikalı yetkili, bir Türk görevlisi talebini geri çevirse başka birinden istiyor ve isteğini elde edebiliyordu. Bunun sonucunda öyle bir sözlü ve yazılı ikili anlaşmalar ve düzenlemeler ağı ortaya çıktı ki, 1960’ların sonunda bunlar bir düzenlemeye tabi tutulmak istendiğinde işin içinden çıkılamamış; anlaşmaların sayısının, metinlerinin ve hangi devlet dairesinde bulunduklarının tespitinde büyük güçlükler çekilmiştir.”
Gelişen bu tablolarda ABD’li bir yetkili, bir Türk generalin yanına gidip bir talepte bulunuyor; general isteği yerine getirince ABD bunu resmi bir anlaşma sayıyor, ancak Hükümetin durumdan haberi bile olmuyordu. İş ortaya çıktığında ise Hükümet ABD’ye direnmediği için bir generalin beyanı fiilen “anlaşma” niteliği kazanıyordu. Nitekim Samsun ve Diyarbakır’daki Amerikan üsleri ABD kullanımına bu şekilde verilmişti.
Demirel Hükümeti bu belirsizliğin altından kalkamayınca ABD’ye, “Sizinle aramızdaki ikili anlaşmaların birer nüshasını bize de verin” talebinde bulundu. Ancak ABD yönetimi “devlet sırrı” diyerek Türkiye ile yaptığı anlaşmaların metinlerini Türk Hükümetine vermeyi reddetti. Böyle bir devlet yönetimi anlayışı olabilir mi? Hele ki bin senelik tarihi olan bir devlette bu yaşanabilir mi? Ne yazık ki yaşandı…
2. Neoliberal Políticas ve Batı Depremi
Türkiye, 12 Eylül sonrasında neoliberal ütopyaya uygun politikalar izledi. Sözde her şey bilimseldi; oysa merkeze konulan şey bilimsel kaygılar değil, ideolojik söylemler ve egemen sınıfın çıkarlarıydı. Asıl amaç, Türkiye’nin Batı’nın uydusu olma sürecini kitlelere kabullendirmekti.
Son yıllarda Batı’dan gelen tüm konuklar, Türkiye’nin son on yılda “harikalar yarattığını” söyleyerek söze başlıyorlar. Elbette öyle söyleyecekler; Türkiye’den istedikleri her şey gerçekleşmiyor mu?
Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası kitabında (s. 200) bu durumu şu tespitle açıklar: Türkiye sürekli devalüasyonlar ve kur politikalarıyla ihraç ürünlerini ucuzlattıkça, borçlarını ve faizlerini aksatmadan ödedikçe, gerektiğinde Orta Doğu’da Batılı siyasi menfaatler uğruna görev aldıkça, Batı’dan bakıldığında “pek parlak” bir ülke olarak görülmesi son derece doğal değil midir?
Batılı emirleri yerine getirdikçe, Batı’nın Orta Doğu’daki menfaatleri için göreve hazır oldukça, borçları ve faizleri ödedikçe; bir de ekonominizi onların memuruna emanet etmişseniz, medyanızı onların manipülasyonlarına açmışsanız, kültür politikalarınızı onlar yönetiyorsa ve aileyi parçalamak adına sapkın ideolojileri toplumunuza dayatmışsanız sizi neden sevmesinler ki? Trump bile çıkıp “Adamım, büyük lider, en sadık müttefikim” diye mesaj üstüne mesaj yollar…
3. Yapılar, Manipülasyon ve “İran Müslümanlara Saldırıyor” Söylemi
Yıllar önce DHKP-C’li bir devrimci tanıdığımız vardı. Örgüt, cezaevinde yatan bir militanını kaynar su dökerek infaz etmiş, bu tanıdığımız da durumu eleştirdiği için örgüt tarafından cezalandırılmıştı. Yaralı halde ziyaretine gittiğimizde bize şöyle demişti: “Bakma bu örgütlerin adının devrimci vesaire olmasına… Perde arkasında hepsinin sahipleri egemenlerdir. Sabancı cinayetine bak, gerisini anlarsın…” Aklıma yatmış olmalı ki, zamanla İLİM cinayetleri gelip JİTEM’e dayanınca pek de şaşırmamıştım.
Türkiye’de sağcı ya da solcu, komünist ya da cihadist örgütlerin arkasında elemanlar eksik olmaz. Bunların CIA ve MOSSAD ile olduğu gibi medya ile de son derece yakın ilişkileri bulunur.
Durum böyleyken, dindar bilinen bir sitenin ABD-İsrail-Suud-BAE koalisyonunun bölge petrolünü ele geçirmek adına uyguladığı şiddeti, Yemen’e yapılan 15 yıllık saldırıyı ve yüz binleri bulan katliamları “İran yine Müslümanlara saldırıyor” başlığıyla vermesini garipsemenin alemi yok. Bu ülkede 100 kişiyi aşan tüm yapıları muhtemelen Türk polisinin ve onun ittifak yaptığı iç/dış odakların kontrol ettiğini bilenler böyle bir başlığa şaşırmaz. Zira bu Türkiye; Irak, Libya, Sudan, Filistin ve Afganistan katliamlarının sorumlusu olan NATO’nun bir ortağı ve Trump’ın müttefiki olarak tüm sorumluluklarını yerine getirmeye hazırdır; halkı NATO ve Amerikan çıkarları doğrultusunda manipüle etmek dahil…
Zeyl: Herkes öyledir demiyorum; zira samimi müminler olmadan hiçbir hareket ayakta kalamaz. Benim bahsettiğim kafa yapısıdır; sürüyü manipüle edenler, boyunlara kement atıp çekenler ve genç nesilleri kendi emelleri için harcayanlardır…
4. Suriye Sahasındaki Gelişmeler ve Türkçe Müfredat Tartışması
Suriye sahasında dikkat çeken iki önemli gelişme yaşanıyor:
- Suriye’de Protestolar Yayılıyor: Akaryakıt fiyatlarındaki zamlara karşı başlayan protestolar Halep, Haseke, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki çok sayıda kasaba ve köye yayıldı. Bu sevindirici bir haberdir; Suriye halkının hâlâ diri olduğunu, hayat belirtisi gösterdiğini ve sömürgeci dayatmalara itiraz edebildiğini ortaya koymaktadır. İlk haber, Suriye’nin petrol yataklarına ABD ve İngiltere’nin el koymasıyla yükselen petrol fiyatlarına halkın verdiği tepkiyle doğrudan ilgilidir.
- Müfredat ve Türkçe Tartışması: Suriye’de Türkçenin müfredattan kaldırılarak yerine Fransızca getirildiği haberleri gündeme bomba gibi düştü. Bunun üzerine apar topar Suriye’ye giden Hakan Fidan, Suriye Dışişleri Bakanı ile yaptığı toplantıda Türkçenin Fransızca ile birlikte seçmeli ders olarak devam edeceğini duyurdu. Bu gelişme, Türkiye’nin kontrolüne verilme vaadiyle operasyon yürütülen Suriye’nin adım adım Türkiye’den kopartılarak Fransa, İngiltere ve İsrail hattına teslim edilme sürecine işaret etmektedir. Fransızca tüm Afrika’dan kovulup değer kaybederken, Suriye’de Fransız sömürgeciliğinin yeniden hayat bulması oldukça dikkat çekicidir.
Zeyl: Eş-Şara’nın Türkçeyi eğitim müfredatından kaldırarak Türkiye’ye meydan okuması ve Hakan Fidan’ın Şara’nın ayağına giderek bu krizi çözmeye çalışması, işlerin gidişatı hakkında yeterince fikir verir nitelikte midir?
