Meşru sebeplerin (hukuken geçerli nedenlerin) üzerine dolaylı olarak (zımnen) bazı hükümler bağlandığı (terettüp ettiği) gibi, meşru olmayan sebeplerin (gayrı meşru sebeplerin) üzerine de bazı hükümler bağlanır.
Öldürme fiili üzerine kısas, diyet, köle söz konusuysa kıymetinin ödenmesi (tazmin) ve kefaret gibi hükümler doğar. Tecavüz/haksız saldırı (teaddî) tazminat ve cezayı; hırsızlık ise hem tazminatı hem el kesme cezasını gerektirir. Bu yasak fiiller, teklifî hükümler (sorumluluk doğuran dinî hükümler) kapsamında günah olmakla birlikte, vaz‘î hükümler (hukukî sonuç doğuran hükümler) bakımından da birtakım sonuçlar (müsebbebler) meydana getirir.
Bazen yasak bir fiil başka bir açıdan bazı faydaların (maslahatların) ortaya çıkmasına yol açabilir; ancak o faydaların gerçek sebebi sayılmaz. Mesela öldürme sonrasında mirasın intikali, vasiyetlerin yürürlüğe girmesi, bazı kölelerin özgürleşmesi gibi sonuçlar doğabilir. Yine gasb (zorla mal alma) veya itlaf (malı yok etme) durumlarında, kıymetin ödenmesi (tazmin) sebebiyle malın mülkiyetinin değişmesi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.
Birinci tür durumlarda aklı başında kimse böyle bir yola (tevessül) başvurmaz; çünkü bu tamamen zarardır (mefsedet) ve gerçek bir fayda içermez. Ancak ikinci türde kişi bir fayda elde etme kastıyla hareket edebilir. Bu kast iki şekilde olur:
Birincisi, kişi doğrudan yasak fiilin kendisini ve ondan beklediği sonucu hedefler; mesela intikam için öldürmek veya çalınan maldan yararlanmak gibi. Bu durumda, sebep gerçekleştiği için ona bağlı tali (ikincil) hükümler de normal şekilde gerçekleşir. Ancak bazen sedd-i zerîa (kötüye giden yolu kapatma ilkesi) gereği bazı sonuçlar engellenebilir. Katilin mirastan mahrum edilmesi buna örnektir.
Gasbda da mal değişmiş ve kıymeti ödenmişse, mülkiyetin geçişi gasb sebebiyle değil, kıymetin zimmete borç olması sebebiyledir. Yani yasak fiili kastetmekle, onun doğurduğu hukukî sonucu kastetmek arasında fark vardır. “Maksadın zıddıyla muamele” (kişiye niyetinin ters sonucu uygulanması) ilkesi, Şâri‘in (hüküm koyucu olan Allah’ın) maksadına bilinçli aykırılık durumunda devreye girer.
İkincisi ise kişinin, yasak fiile bağlı olarak doğacak faydayı özellikle hedeflemesidir; mirasa konmak için murisi öldürmek, vasiyeti elde etmek için vasiyet edeni öldürmek ya da gasbedilen malı değiştirip kıymetini ödeyerek mülk edinmek istemek gibi. Bu tür bir yola başvurmak batıldır (geçersizdir); çünkü Şâri‘ bu yasakları, işlenmeleri sayesinde bir maslahat elde edilsin diye koymamıştır.
Burada tartışma şudur: Kişinin Şâri‘in maksadına aykırı niyeti dikkate alınarak istediği sonuç engellenir mi? Bu sorudan “maksadın zıddıyla muamele” kaidesi doğmuştur. Katilin mirastan mahrum edilmesi ve zekâttan kaçmaya yönelik hilelerin geçersiz sayılması gibi hükümler bu ilkeye dayanır.
Ölüm hastalığında mirastan mahrum bırakmak amacıyla verilen hileli boşamada kadının yine mirasçı sayılması gibi meseleler de bu çerçevededir. Öte yandan bazı âlimler, Şâri‘ bir sonucu belli bir sebebe bağlamışsa kişinin niyetinin hükmü değiştirmeyeceğini savunur. Bu konu müctehidler (içtihat yapan âlimler) arasında geniş bir içtihad alanıdır ve kesin bir tercih yapmak zordur.
Bu noktada sebep (sebebiyet) konusundaki açıklamalar sona ermektedir.
