(Prof. Dr. Muhammed HAMİDULLAH Hocanın muhtemelen 1958 yılında veya 1958-1959 yıllarında kaleme aldığı yazısının çevirisinin sadeleştirilmişidir.)
Müslümanların dini amaçlarla kullandığı Hicri takvim, Dünya’nın mevsimlerine göre ayların yerinin sürekli değiştiği, Ay’ın hareketlerini esas alan (kameri) bir takvimdir. Örneğin Ramazan ayı bazen yaza, bazen de kışa denk gelir.
Zamanı Güneş takvimine göre hesaplamaya alışmış Hristiyan ülkelerinde bir Müslümana, “Ramazan ayı Miladi takvimde hangi aya denk geliyor?” diye sorulduğunda, “Bu yıldan yıla değişir, hiçbir zaman sabit bir ayı yoktur” cevabı alınır. Bu cevap, soruyu soran kişiyi şaşırtır ve genellikle konuyu anlamadığı için tartışmaktan vazgeçer.
Kesin bir sonuç almak amacıyla yılları aylara, haftalara ve günlere bölmek istersek, tamamen kusursuz bir Güneş (hatta Ay) yılı tespit etmek neredeyse imkansızdır. Çünkü Dünya, Güneş etrafındaki dönüşünü 365 gün, 6 saat, birkaç dakika ve birkaç saniye (Ay yılı ise bu dönüşü yaklaşık 11 gün erken bitirir) içinde tamamlar. Zamanla biriken bu küsuratlar ciddi karışıklıklara yol açar.
Tarihten Bir Örnek:
Jül Sezar döneminden beri uygulanan Güneş takviminde (Jülyen takvimi), 1582 yılına gelindiğinde 10 günlük bir kayma (fazlalık) oluşmuştu. Papa XIII. Gregorius’un yaptığı takvim reformuyla aradaki farkı kapatmak için 15 Ekim, bir anda 25 Ekim olarak değiştirildi. “Hayatımızdan çalınan” bu 10 günlük farkı İngiltere, Rusya ve İsveç gibi ülkelerin kabul etmesi ancak yüzyıllar sonra mümkün olabildi.
Buna rağmen Güneş takvimi hâlâ kusursuz değildir. Her 4 yılda bir 366 gün olan artık yıl uygulamasına rağmen, dakika ve saniye küsuratlarının birikmesini önlemek için 2000 yılında daha karmaşık yöntemlere başvurmak gerekmiştir.
Ay takviminin değişkenliğine dönersek; örneğin 1378 Hicri yılında Ramazan ayı 12 Mart’ta başlamışken, bir sonraki yıl 29 Şubat’ta, daha sonraki yıl ise 18 Şubat’ta başlamıştır. Ramazan’ın dönüp dolaşıp tekrar aynı Mart ayına denk gelmesi ancak 33 yıl sonra gerçekleşir. (İlk Hicri yıl 16 Temmuz 622’de başlamıştır ve takvimin tekrar tam olarak aynı güne denk gelmesi için asırlar geçmiştir).
Doğanın getirdiği bu hesaplama zorluklarını ustaca çözen Güneş takviminin en büyük avantajı, mevsimlerle uyumlu olmasıdır. Kuzey Yarımküre’deki ülkelerde Aralık ayı her zaman kışa, Temmuz ayı ise her zaman yaza denk gelir. Diğer yandan, Güneş battıktan sonra gökyüzünde beliren yeni ayı (hilali) takip ederek aybaşını belirlemek de son derece pratik ve kolay bir yöntemdir. İşte bu yüzden eski medeniyetler, iki sistemin avantajlarını birleştirerek bir Güneş-Ay (Lunisolar) takvimi kullanmışlardır.
İslam Öncesi Dönem ve “Nesiy” (Ay Ekleme) Geleneği
İslamiyet’ten önce Mekke’deki Araplar, Ay takvimi ile Güneş takvimini (mevsimleri) eşitlemek için her üç yılda bir takvime “boş bir ay” (artık ay) ekleyerek o yılı 13 aya çıkarırlardı. Ay yılı, Güneş yılından yaklaşık 11 gün kısa olduğu için bu düzeltme her üç yılda bir zorunlu oluyordu. Bu uygulamaya göre Zilhicce ayından sonra Sefer, ardından Muharrem, sonra bir kez daha Sefer ayı geliyor, ardından Rebiülevvel ayı ile devam ediliyordu.
Anlatılanlara göre Yemen’deki Kinde Kralı, İslamiyet öncesi Mekke şehir devletinde bir “Takvim Bakanlığı” kurmuştu. Babadan oğula geçen bu makamda oturan yetkililer (Basra Körfezi’nde yaşayan Temim kabilesinden seçilirdi) her yıl Mekke’deki hac döneminde takvimle ilgili gerekli düzenlemeleri insanlara ilan ederlerdi. Bu sistem yüzlerce yıl uygulandı. Kinde kabilesinin güneyde, Temim kabilesinin doğuda, Mekke’nin ise Arap Yarımadası’nın batısında olması, takvim meselelerinin sadece Mekke’yi değil, tüm yarımadayı ilgilendirdiğini ve her taraftan takip edildiğini gösterir.
Bu Sistemin Kaldırılması (İlga)
610 yılında Hz. Muhammed (s.a.v.) İslam dinini tebliğ etmekle görevlendirildi ve 632 yılında vefat etti. Vefat ettiği o yıl, Ay takvimi ile eski Ay-Güneş takvimi tesadüfen aynı döneme denk gelmişti. Bir yıl önceki artık ay uygulaması şu şekildeydi:
| Normal Ay Takvimi | Eski Mekke İlaveli (Nesiy) Takvimi |
| Zilkade | Zilhicce |
| Zilhicce | Sefer (Boş/Artık Ay) |
| Muharrem | Muharrem |
| Sefer | Sefer |
| Rebiülevvel | Rebiülevvel |
| Zilhicce | Zilhicce |
Yukarıdaki tabloda görülen son Zilhicce ayında Hz. Peygamber, Veda Haccı için Mekke’ye gitmiş ve Arafat Dağı’nda o meşhur Veda Hutbesi‘ni okuyarak takvime dışarıdan ay ekleme (nesiy) uygulamasını şu sözlerle yasaklamıştır:
“Ey insanlar! (Allah’ın barış ve güven içinde geçmesini emrettiği) haram ayların yerini değiştirmek veya araya ay eklemek (nesiy), inkarda daha da ileri gitmektir. Kafirler bu uygulamayla doğru yoldan saparlar. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uymak için, ekledikleri ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayarlar. Böylece Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yaparlar. Şüphesiz zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü ilk düzenine dönmüştür (yani araya eklenen ayların yarattığı sapma sıfırlanmış, takvimler eşitlenmiştir). Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günkü Kitabı’nda on ikidir. Bunlardan dördü haram (kutsal) aylardır. Üçü peş peşe gelir: Zilkade, Zilhicce ve Muharrem; birisi ise tek gelen, Mudar kabilesinin Şaban ile Cemaziyelevvel arasında kabul ettiği Recep ayıdır. Tebliğ ettim mi? Şahit ol yâ Rab!”
Bu hutbeyi daha iyi anlamak için kısa bir açıklama yapmak gerekir: İslam öncesi Arabistan’da bazı aylar kutsal kabul edilir ve bu dönemlerde savaşmak, kan dökmek yasak sayılırdı. Ancak araya eklenen o “boş aylar” yüzünden düzen bozulur, kanunsuz haydutlar hacca giden yolcuları acımasızca soymaya başlardı. Bu ay ekleme işi, zaten anarşi içindeki ülkede yeni kargaşalara neden oluyordu. Ayrıca kabileler arasında hangi ayın kutsal olduğu konusunda da ayrılıklar vardı (Mudar kabilesi Recep ayını, Rabia aşireti ise ticaret panayırlarının güvenliği için Ramazan ayını kutsal sayıyordu).
Takvim Reformunun Nedenleri
Hz. Peygamber’in hutbesi, onun astronomi ve matematiğin bu karmaşık sonuçlarından haberdar olduğunu gösterir. Kendisi bu yapay ay ekleme (nesiy) usulünü Hicretin 10. yılında tamamen kaldırdı. Çünkü o yıl artık tüm Arabistan İslam’ı kabul etmiş, yol kesme ve haydutluk gibi güvenliği tehdit eden unsurlar ortadan kalkmıştı.
Peki, İslamiyet neden ısrarla Ay takvimini seçti? Bu sorunun arkasında çok mantıklı sebepler vardır:
1. Maliye ve Vergilerin Düzenlenmesi
Hz. Peygamber, tarım vergileri (öşür) ile ticaret ve hayvancılık gibi diğer vergileri birbirinden ayırmıştı. Bu reform, günümüz maliyecileri tarafından da çok iyi bilinen bir gerçeğe dayanır:
Hükümetler mali yıl sonuna doğru bütçe açığını kapatmak için sık sık zorluk çeker ve geçici kredilere başvururlar. İslam devletinde ise tarım vergileri (hasat zamanına bağlı olarak Güneş takvimine göre) ile ticaret, sanayi ve hayvan vergileri (Zekat – Ay takvimine göre) farklı zamanlarda toplanır. Bu vergiler bir yıl aynı döneme denk gelse bile, sonraki yıllarda farklı zamanlara kayar ve hazineye sürekli bir nakit akışı sağlar.
2. Toplumsal Adalet ve Devlet Gelirleri
Ay ve Güneş takvimlerinin günlük namaz vakitlerine bir etkisi yoktur ancak vergi toplama zamanını etkiler. Hz. Peygamber’in belirttiği gibi, İslam’da zekat ve verginin amacı parayı zenginden alıp fakire dağıtmaktır. Zengin bir insan, yıllık vergisini verirken yılın 354 gün (Ay yılı) veya 365 gün (Güneş yılı) olması arasındaki 11 günlük farkı dert etmez. Ancak Ay takvimi kullanıldığı için, her 33 yılda bir, mükellef farkında olmadan fazladan bir yıl daha vergi ödemiş olur. İster komünist Rusya olsun ister kapitalist Amerika, hiçbir maliye bakanı hazine gelirini halkı yormadan artıran böyle bir sistemi reddetmezdi. Daha fazla vergi geliri, fakirlerin ihtiyacının daha çok karşılanması demektir.
3. Oruç İbadetinde Küresel Eşitlik
Oruç ibadetinde Ay takviminin doğrudan ve çok adil bir etkisi vardır. Diyelim ki Güneş takvimini kabul ettik ve Ramazan ayı her yıl sabit bir mevsime denk geldi. Dünyanın yapısı gereği Kuzey Yarımküre kış yaşarken, Güney Yarımküre yaz mevsimini yaşar. Eğer Hz. Peygamber “Oruç kış sonunda tutulur” deseydi; Fransa’daki Müslümanlar Şubat ayında, Arjantin’deki Müslümanlar ise Ağustos ayında oruç tutmak zorunda kalacaktı. Bu durumda Fransa’da orucunu bitiren bir Müslüman, 27 Şubat’ta uçağa binip Buenos Aires’e gittiğinde orada Ramazan Bayramı bulamayacak, dini birlik parçalanacaktı. Hatta bazı kötü niyetli kimseler, mevsim değiştirmek için sürekli ekvatorun diğer tarafına geçerek ömür boyu oruçtan kaçabilirdi.
4. Bölgeler Arası Adalet
Eğer Hz. Peygamber “Her yıl sadece Şubat ayında oruç tutun” deseydi, bu durum Finlandiya veya Kazan gibi çok soğuk bölgelerdeki Müslümanlar ile o sırada kavurucu yaz sıcağını yaşayan Şili’deki Müslümanlar için büyük bir adaletsizlik olurdu. Şili’deki Müslüman ömür boyu hep en sıcak ayda, Finlandiya’daki ise hep en soğuk ayda oruç tutacaktı. Sadece ekvator çizgisi üzerindekiler rahat edecekti. Oysa İslamiyet, sadece belirli bir coğrafyaya değil, tüm dünyaya indirilmiş; ırk, dil, renk ve mekân ayrımı gözetmeyen küresel bir dindir.
5. İrade Eğitimi ve Askeri Disiplin
Oruç dini bir görev olduğu kadar bir irade eğitimi ve zorluklara karşı dayanıklılık provasıdır. Değişen takvim sayesinde Ramazan ayının her mevsimi ziyaret etmesi, bireyi hem yazın sıcağına hem kışın soğuğuna alıştırır. Bu sürekli değişim sağlık açısından da faydalıdır; tüm yıl boyunca durmadan çalışan midemize her mevsim şartlarında bir “yıllık izin” hakkı tanır. Ayrıca, Allah rızası için tutulan bu oruçlar sayesinde Müslüman askerlerin savaş ve kuşatma zamanlarında açlığa, susuzluğa ne kadar dayanıklı oldukları ve az bir gıdayla düşmana karşı nasıl büyük bir direnç gösterdikleri tarihsel bir gerçektir.
6. Hac İbadetinde Kolaylık
Aynı durum Hac ibadeti için de geçerlidir. Eğer Hac, Mekke’de hep aynı mevsimde yapılsaydı, dünyanın geri kalanındaki Müslümanlar için büyük zorluklar doğardı. Örneğin, Fransa’da yaşayan bir işçi yıllık iznini sadece yazın kullanabiliyor olsun. Eğer Hac hep kışa denk gelseydi, bu kişi işini riske atmadan asla hacca gidemeyecekti. Ay takvimi sayesinde Hac zamanı sürekli kaydığı için, her insan hayatının bir döneminde kendi şartlarına (mali durumuna, sağlığına veya tatil dönemine) uygun bir mevsimi yakalayabilir.
Özet
Hangi açıdan bakarsak bakalım, Hz. Peygamber tarafından getirilen bu takvim reformu, insan doğasına son derece uygundur. Bu sistem sadece yerel bir topluluğun değil, tüm dünya insanlığının ihtiyacına cevap vermektedir.
Geçmişlerimizin bu vizyoner gayretlerini şükranla anıyoruz. Bu sayede bugün Finlandiya’dan Ümit Burnu’na, Kanada’dan Arjantin’e, Mekke’den Çin’e, Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyada tüm Müslümanlar aynı anda, tam bir adalet ve birlik içinde ibadetlerini yerine getirebilmektedir.
Allah’ım, bu kulunu koru, bütün milletleri himaye et. Allahümme salli alâ Muhammed.
