FUSSİLET SURESİ 1-8
بِسْمِ اللَّهِ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
حٰمٓۜ
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ
1. “Hâ-mîm.”
2. “Bu Kur’ân, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın katından indirilmiştir.”
[Hurûf-i Mukattaa]
Âyetlerin zâhirinden anlaşıldığına göre burada Hâ-mîm mukattaa harfinin tefsiri, ondan sonra gelen tenzîl cümlesidir. Hâ-mîm, mahzûf (gizli) olan mukadder bir mübtedânın haberidir. Tenzîl kelimesi de, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın katından indirilmiştir cümlesinin mübtedâsıdır. “Hâ-mîm. Kitabın indirilişi Azîz ve Alîm olan Allah’ın katındandır”{Mümin-1,2} meâlindeki âyette de aynı durum söz konusudur. Hâ-mîm’lerde ve diğer mukattaa harflerinde asıl olan, dinleyeni düşünmeye ve tefekkür etmeye iletmesidir. Çünkü düşünüp tefekkür etmedikçe insanın ondan bir anlam çıkarması mümkün değildir. Çünkü o, daha önce benzerini duymadıkları bir sözdür. Dolayısıyla insanlar bu tür harflere kulak vermek, sonra düşünüp tefekkür etmek ihtiyacını duyarlar. Böylece hitaptan maksadın ne olduğunu ve lafzın icaz yönünü anlamaya çalışırlar. Bu yolla da gerçeğe ulaşırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak burada, rahmetini ve lütfunu kazanmaya özendirmek için insanlara rahmetini, hidâyetini ve lütufkârlığını hatırlatmaktadır:
Hâ-mîm. Bu Kur’ân, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın katından indirilmiştir.
Bundan önceki sûrenin başında Allah Teâlâ, insanların gizli ve açık kendisine isyandan, muhalefetten sakınmalarını, izzet ve şerefi Allah’a imanda aramaları için onlara izzetini, kudretini, hükümranlığını ve ilmini hatırlatıyordu:
“Hâ-mîm. Kitabın indirilişi Azîz ve Alîm olan Allah’ın katındandır”{Mümin-1,2}. En doğrusunu Allah bilir.
كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ
3. “Bilmek isteyenler için âyetleri apaçık hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır.”
Âyetleri apaçık hale getirilmiş kitap.
Bu âyeti müfessirler şöyle açıkladılar: İçinde helâl ve haram hükümlerin, insanların lehlerinde ve aleyhlerinde olan işlerin, yapılması ve sakınılması gereken davranışların açıklandığı kitap.
Bize göre bu cümle iki şekilde yorumlanabilir.
Birincisi, tevhit âyetinin risâlet âyetinden, tekrar dirilme âyetinin diğerlerinden ayrıldığı gibi her âyeti diğerlerinden ayrılmış bir kitap anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, bu ayrılma muhtemelen âyetlerin inzâli sırasında olmuştur. Yani Kur’ân’ın âyetleri topluca değil birbirinden ayrı olarak farklı zamanlarda gönderilmiştir. “Fussılet” kelimesi, açıklandı mânasına da gelir. Ancak müfessirlerin söyledikleri şeylerin açıklanması değil, onların Allah’ın âyetleri olduğunun bilinmesini sağlayan delillerin ve kanıtların açıklanmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bilmek isteyenler için Arapça okunan bir kitaptır.
Yani Allah onu insanların anlamayacağı değil, anlayacakları bir dil ile kendi ana dilleriyle göndermiştir. Bilmek isteyenler için. Yani onu bilmekle yararlanacak olanlar için. Buna göre Kur’ân’ın nüzulünden gaye, insanların ondan yararlanmalarıdır. Ondan yararlanmayanlara gelince, onlar için bu maksat hâsıl olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yani Allah’ın rızasını kazanmayı, dolayısıyla Allah’ın ne emrettiği ve neyi yasakladığını öğrenerek O’na kulluk etmeyi ve hayatlarına rehber yapmayı önemseyen ve bu yolda çaba gösterenler, O’nun mesajını bilmek isteyenler için. Bunu dışında bir amacı olanlara değil.
بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
4. “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak indirilmiştir ama çokları yüz çevirdi, artık onu işitmezler.”
[Müjdelemek ve Uyarmak]
Müjdeleyici ve uyarıcı…
Müjdelemek ve uyarmak, akıbette karşımıza çıkacak olan hayrın ve şerrin beyanı ve açıklamasıdır. Yahut şöyle denilir: Müjdelemek, akıbette güzellikleri ve iyilikleri kazandıracak davranışları yapmaya davettir, uyarmak da akıbette kötülükleri ve çirkinlikleri yüklenmeye sebep olacak şeyleri yapmaktan sakındırmaktır. Buna göre âyet-i kerîme, peygamber aleyhisselâm güzelliklere davetçi ve çirkinliklerden sakındırıcı olarak gönderilmiş anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Çokları yüz çevirdi.
Onların yüz çevirmeleri iki şekilde açıklanabilir.
Birincisi, tefekkürden (Tefekkür, Arapça kökenli olup sözlükte “derin düşünme, düşünceye dalma, bir işin sonucunu hesaplama” anlamına gelir. İslamî ıstılahta ise evrendeki varlıklar, Allah’ın sanatı, nimetleri ve kendi yaratılışı üzerinde akıl yorarak ilahi azameti kavramaya çalışmak ve bu sayede imanını güçlendirmek manasına gelen bir ibadet biçimidir.) ve teemmülden (Teemmül, Arapça kökenli bir kelime olup etraflıca düşünme, bir konuyu derinlemesine inceleme, düşünüp taşınma veya bir işin sonunu mülahaza etme (ölçüp biçme) anlamına gelir. Genellikle acele etmeden, ayrıntıları göz önüne alarak fikir yürütmeyi ifade eder) yüz çevirdiler.
İkincisi, düşünüp tefekkür ettikten, onun hak olduğunu ve Allah’tan geldiğini anladıktan sonra ona uymaktan yüz çevirdiler, inatçılık yaparak, büyüklenerek ve iktidarlarının elden gideceğinden korkarak ona uymaya yanaşmadılar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Birincisi onu anlamadılar ve anlamak için bir gayret göstermediler, ikincisi de anladılar ama işlerine gelmedi, keyiflerine ve menfaatlerine uymadı.
وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ
5. “Dediler ki: Bizi çağırdığın vahiylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var; bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız!”
Dediler ki: Bizi çağırdığın vahiylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var.
Hiç şüphe yok ki söyledikleri gibi onarın kalpleri kapalı, kulakları da sağırdı. Çünkü şanı yüce olan Allah, onların kalplerini kapattığını, kulaklarına da sağırlık verdiğini söylemekte, şöyle buyurmaktadır: “Onların kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da sağırlık koyduk”{Enam-25}. Haber verdiklerine göre onların kalpleri örtülü ve kapalıydı, kulaklarında da sağırlık vardı, bu yüzden her ne kadar başka şeyleri duyup anlasalar da davet edildikleri şeyi anlamıyorlar ve duymuyorlardı. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var.
Bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır.
Seninle bizim aramızda perde vardır sözünden maksat muhtemelen, onları küfrün karanlığı perdelemiş ve davet edildikleri dini anlamalarını engellemiş ve Muhammed aleyhisselâmın davet ettiği vahiyleri anlamalarına mani olmuştu.
Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız!
Bu cümle iki şekilde yorumlanır:
Birincisi, sen dinine göre amel et, biz de dinimize göre amel edeceğiz. Yahut onlar şöyle demişlerdi: Sen kendi ilâhın için çalış, biz de kendi ilâhlarımız için çalışalım. Nitekim Allah da meâlen şöyle buyurdu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”{Kafirun-6}.
İkincisi, sen bizim kurduğumuz tuzaklar hakkında çalış, biz de senin bize kurduğun tuzaklar ve hileler hakkında çalışacağız. En doğrusunu Allah bilir.
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ
اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
6. “De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana ilahnızın tek ilah olduğu vahyedilmiştir, doğruca O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!”
7. “Ki onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler.”
De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana ilahnızın tek ilah olduğu vahyedilmiştir.
Bu ilâhî kelâm iki şekilde yorumlanır.
Birincisi, sanki onlara şöyle diyordu: Ben de sizin gibi bir insanım, anlıyor ve aklımı kullanıyorum. Bana vahyediliyor ve ben de onu işitiyorum. Sizin, kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımız sağırdır sözünüz mazeret değildir. Çünkü yalnızca kalplerinizi kapatıp perdeleyen, sahip olduğunuz küfür ve içinde bulunduğunuz sapıklık onu anlamanızı engellemiştir. Benim anlayıp akıl erdirdiğim gibi sizin de davet edildiğiniz ve uymakla emrolunduğunuz dini anlayıp akıl erdirebilmeniz için o küfrü ve sapıklığı terk etmelisiniz, çünkü ben de insanım siz de insansınız. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; yalnız bana vahyediliyor. Yani ben de sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahnızın tek ilah olduğunu size tebliğ etmem emredildi, dolayısıyla doğruca O’na yönelin! Eğer ilahnızın tek ilah olduğunu size tebliğ etmem emredilmemiş olsaydı, “Kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız” dediğiniz gibi sizi kendi halinize bırakırdım.
Doğruca O’na yönelin.
O’na itaatle yönelin! Buna, sizi davet ettiği tevhide yönelin diye mâna verilmiştir.
O’ndan bağışlanma dileyin.
Yani küfür halinde iken yaptıklarınızı bağışlaması için içinde bulunduğunuz küfür ve sapıklık halini bırakın! Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”{Enfal-38}.
Bunun, istiğfarınızın ve günahlarınızdan vazgeçme talebinizin kabul edileceği hal üzere olunuz mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’a ortak koşanların vay haline!
Ki onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler.
Bu beyandaki mesele, “vay haline!” anlamına gelen tehdide karşı müşriklerin zekât vereni de vermeyeni de, âhirete inananı da inkâr edeni de dâhil olduğu halde Cenâb-ı Hakk’ın niçin özel olarak zekâtı vermeyen ve âhireti inkâr eden müşrikin vay haline demiş olmasıdır.
Bu konuda bazı müfessirlerin sözlerini nakledelim: Bunun anlamı şudur: Özel olarak zekâtı vermeyen ve âhirete inanmayan müşriklerin vay haline diye tehdit edilmesi, onların zekât vermeyi reddetmelerinden ve âhireti inkâr etmelerinden dolayıdır. Onların inkâr etmelerinin sebebi muhtelifti; bazılarının sebebi, cimrilik ve mal hırsı idi, dolayısıyla mal hırsı onu zekâtı inkâr etmeye ve zekât vermemeye sevk etmişti. Bazılarının sebebi de yaptıklarına karşılık cezalandırılacağını inkâr etmesiydi, dolayısıyla bu onu âhireti inkâr etmeye sevk ediyordu. Bazılarının kâfirliğinin sebebi de dünya işinde kendisi gibi veya kendisinden daha alt seviyede olan birine boyun eğmek zorunda kalması idi, dolayısıyla bu da onu risâleti inkâra sevk ediyordu. Onları inkâra ve dalâlete sevk eden bunlara benzer muhtelif sebepler vardı.
Zekât vermeyen müşriklerin vay haline cümlesindeki zekât kelimesinden maksat, mallarının zekâtı değildir, kendi nefislerini temizlemeleridir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle diyordu: Nefislerini arındırmaya, şanını yüceltmeye ve salih ameller yapmaya çalışıp gayret göstermeyen ve bundan dolayı da âhirette bunun mükâfatını alamayan müşriklerin vay haline! Yani dünyada iken böyle yapmayanın vay haline! En doğrusunu Allah bilir.
İsfahaninin Müfredat adlı eserinde Zekât şöyle açıklanmıştır.
Zekât sözcüğü temelde “Yüce Allah’ın bereketinden hâsıl olan, ortaya çıkan büyüme veya artış” anlamına gelir. Hem dünyevi hem uhrevi hususlar göz önünde bulundurularak kullanılır.
“Ekinde bir büyüme veya artış ve bereket hâsıl oldu, ortaya çıktı” gibi.
Kehf suresinin 19 ayeti “Derken günü gelince, onları uykudan kaldırdık ve olup bitenleri birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri: “Burada bu şekilde, ne kadar kaldınız” diye sordu. Ötekiler: “Ya bir gün veya günün bir kısmı kadar” dediler. Fakat işin iç yüzünü pek iyice bilmediklerinden, “Ne kadar kaldığımızı, Rabbimiz en iyi bilir” dediler ve şöyle eklediler: “Şimdi içinizden birini şu gümüş parayla şehre gönderin de baksın, yiyeceklerden en temizi hangisi ise, size ondan azık olarak alıp getirsin. Ancak çok dikkatli davransın, sakın sizin burada bulunduğunuzu kimseye sezdirmesin.”
Bu ayette kelime “akıbetinde vahim bir sonucun çıkacağı düşünülmeyen helal yiyecek anlamındadır.
Buradan hareketle “insanların Yüce Allah’ın hakkından, çıkarıp fakirlere verdikleri şeye de zekât denmiştir.
Böyle mana verilmesinin sebebi zekâttaki bereket beklentisi ve umududur.
Bu yolla nefsin tezkiyesi (Tezkiye, Arapça kökenli olup sözlükte “temizlemek, arındırmak, aklamak ve geliştirmek” anlamlarına gelir.) yani bu hayır ve bereketlerle nefsin tenmiyesidir. (Tenmiye, Arapça kökenli bir kelime olup büyütmek, yetiştirmek, çoğaltmak ve nemalandırmak (bir şeyi artırmak) anlamlarına gelir.) büyümesi ya da bunların her ikisidir.
Çünkü her iki hayır da zekâtta mevcuttur. Yüce Allah kuranda zekât ile namazı yan yana zikretmiştir.
Bakara 43 “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.”
Nefsi tezkiye etmeyle, temizlemeyle, paklamayla insan, dünyada övülecek vasıflara sahip olmayı ve ahirette de ecirle sevabı hak edecek bir raddeye gelir. Bunun yolu insanın kendini temizleyip arındıracak, paklayacak işleri yapmasıyla, bunları yapmaya gayret etmesiyle olur.
**Bazan “bunu emek vererek, gayret göstererek kazanılmasından dolayı” kula nispet edilir.
Şems 9 “Elbette nefsini temizleyip arındıran kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa ermiştir.”
**Bazan Yüce Allah’a nispet edilir. Çünkü gerçekte bunun faili O’dur.
Nisa 49 “Kendi kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmez misin? Hayır; Allah dilediğini (ve hak edeni) temizleyip yüceltir ve onlar, ‘bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılacak değildirler.”
**Bazan “bunun kullara ulaşmasında bir vasıta olduğundan dolayı” Hz. Peygambere nispet edilir.
Tevbe 103 “Onların (Müslümanların) mallarından sadaka (zekât vergisi) al ki, bununla onları (cimrilik ve bencillikten) temizlemiş, kötülüklerden arındırıvermiş (ve kazançlarını bereketlendirmiş olursun. Hem) Onlara dua et. Doğrusu Senin duan, onlar için ’bir sükûnet ve huzur (vesilesidir).’ Allah (her şeyi ve hakkıyla) İşitendir, Bilendir.”
Bakara 151 “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan (ve açıklayan), sizi temizleyen (küfür ve kötülükten arındıran) ve size Kitap ve hikmeti (Sünneti) öğreten ve ayrıca bilmediklerinizi de öğretip (olgunlaştıran) bir Resul (olarak Hz. Muhammed’i) gönderdik.”
**Bazan da “bu hususta bir araç mesabesinde olan” ibadete nispet edilir.
Meryem 13 “Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve (ahlâki) temizlik-safiyet (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi.”
İnsanın nefsini tezkiye etmesi iki şekilde olur
Birincisi fiille olur. Bu övgüye değerdir. Yüce Allah’ın şu sözünde kastedilen budur.
Şems 9 “Elbette nefsini temizleyip arındıran kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa ermiştir.”
A’la 14 “Doğrusu, (kötülükten) temizlenip arınan (zekât ve infak dağıtan ve cihada katılan) felah bulacaktır.”
İkincisi sözle olur. Örneğin adil birinin bir başkasını tezkiye etmesi, onun doğru sözlü, güvenilir ve dürüst olduğunu söylemesi gibi.
Necm 32 “Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlara gelince, onlar arada bir hataya düşseler de bilsinler ki, Rabbin bağışlaması bol olandır. O sizi yeryüzündeki topraktan var ederken de, analarınızın karınlarında saklı bulunduğunuz zaman da, sizi en iyi bilen O’dur. O halde siz, kendinizi temize çıkarmaya kalkışmayın. O, kimin yolunu kendi kitabıyla bulmaya çalıştığını daha iyi bilir.”
Buraya kadarki bölüm “Müfredat Elfazi-l Kuran” adlı eserden alınmıştır.
Bu kelime Kuranda “a’tüz zekat” ya da türevleri şeklinde geçer. Zekâtı ikame etmek olarak tercüme edilir.
Zekât kelimesinin manası, İslam hukukunun ona verdiği özel mana öncesinde insanın kendisini, hareketlerini düzeltip kendini pak ve temiz bir hale getirmesi ve bunun çabasıdır.
Zekât vermek hicretten sonra, hicretin ikinci senesinde farz kılınmıştır. Bu ibadetin süreci, miktar ya da yüzdesi ve verileceği yerler belirlenmiştir. Bu esaslar dâhilinde “zekât vermek” bir ibadet şekli olarak belirlenmiştir.
Zekât vermek de insanın kendini ve malını temizlemesini sağlayan bir eylem olarak tanımlanır. Dolayısıyla kelimenin esas manası olan insanın kendisini temiz ve pak hale getirme çabası, bu emri mal ile yaparak da gerçekleşmiş olur.
Bununla birlikte hicri ikinci yılda farz kılınmasından önce nazil olan ayetlerde geçen “zekâtı ikame etmek” insanın kendisini, nefsini, duygu ve düşüncelerini, beklentilerini ve de hareketlerini pak ve temiz olacak, arınacak, aklanacak ve geliştirecek şekilde davranması olarak anlaşılmalıdır.
Dolayısıyla ayet
“Allah’a ortak koşanların vay haline! Ki onlar kendilerini, nefislerini, duygu, düşünce ve hareketlerini temizlemez ve pak hale getirmezler; onlar âhireti de inkâr ederler” şeklinde anlaşılmalıdır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟
8. “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için eksilmeyen bir mükâfat vardır.”
Bu âyette geçen “gayru memnûn” tamlaması, hiç bitmeyen, arkası kesilmeyen anlamına gelir. Bu da âhirette gerçekleşecektir. Bazılarına göre hesaba gelmeyecek derecede mükâfat mânasına da gelir. Bazıları da hiç başa kakılmayan mükâfatlar anlamını verdi, bu da âhirette gerçekleşecektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şöyle olmalıdır: Onların amellerine karşılık verilen mükâfata bir o kadar daha ilâve yapılır ve bu ilâve asla başlarına kakılmaz. Bu ibareye bazıları, eksilmeyen ve engellenmeyen mükâfat anlamını vermiştir.
En doğrusunu Allah bilir ya, bu ibare, gençken ve güçlü-kuvvetli iken itaat edip yararlı işler yapan, sonra yaşlandığında aynı davranışları yapmaktan aciz kalınca, genç ve güçlü iken yazılan sevapların aynısı hiç eksiksiz olarak yine yazılır demektir. En doğrusunu Allah bilir.
