30 May 26 - Cts 9:01:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Şule Yüksel Şenler ve Muhafazakar Kimliğin Şekilsel Dönüşümü

Şule Yüksel Şenler ve Muhafazakar Kimliğin Şekilsel Dönüşümü

Türkiye’de modernleşme, sekülerleşme ve İslami kimlik tartışmalarının tam merkezinde yer almış sembolik isimlerden biri hiç şüphesiz Şule Yüksel Şenler’dir (1938-2019). İslamcı camianın “Mücahide” ilan ettiği, Devletin seküler tarafının ise dönemsel olarak “rejim tehdidi” sayıp hapse attığı biridir. Gerçek İslami prensipler, takva, sadelik ve fıkhi tutarlılık penceresinden bakıldığında Şenler; iyi niyetle yola çıkılmış bir kimlik mücadelesinin, zamanla İslam’ın özünü ıskalayarak bugün yaşadığımız şekilci, lüks düşkünü ve kapitalizmle eklemlenmiş muhafazakar kadın/toplum profilini nasıl doğurduğunun ilk ve en trajik laboratuvarıdır.

1. Genetik Kodlar:

Şule Yüksel Şenler, geleneksel dindar bir aileden çıkmış bir figür değildir; onun tüm fikri açmazları ve paradoksları ailesinin bu dikey sosyolojik yapısında bulunabilir.

Aslen Kıbrıs göçmeni olan babası Hasan Tahsin Bey, Sümerbank’ta görev yapmış, şairlik yönü bulunan, çocuklarına Batılı tarzda modern bir vizyon aşılayan bir memurdur. Annesi Mihriban Ümran Hanım ise Şule Yüksel’in kendi tabiriyle; “şapkalı, manikürlü, pedikürlü, makyajına ve giyimine son derece özen gösteren” tam anlamıyla kentli, burjuva bir kadındır. Ailenin bu seküler, piyanolu ve balolu evrenindeki ilk kırılma, büyük abi Özer (Üzeyir) Şenler’in 1952’de Risale-i Nur camiasıyla tanışmasıyla yaşanır. Bediüzzaman Said Nursi’nin bizzat “Üzeyir” ismini verdiği abi, askerliğini Isparta’da yaparken vaktinin çoğunu Said Nursi’nin dizinin dibinde hizmetkar olarak geçirir. Terhis sonrasında ise Risale-i Nur’ların matbaa ve yayın süreçlerini yönetir, cezaevine girer, dışarıdan liseyi bitirip ardından Arap-Fars Filolojisi, Tarih ve Kimya Mühendisliği eğitimleri alır.

Evdeki modern yaşama savaş açan abi Üzeyir, kız kardeşi Şule’nin elinden tutarak onu Nur derslerine götürür ve seküler hayattan kurtarmaya çalışır. Şule Yüksel, abisinin zihniyetiyle dindarlaşmış; ancak annesinin evde hastalandığı dönemde kendisini yanına çırak verdiği terziden edindiği moda, tasarım ve burjuva estetik zevkiyle o dindarlığı şekillendirmiştir.

2. Estetik Sapma: Audrey Hepburn’den “Şulebaşı” Fenomenine

 “Şulebaş”  Şenler’in tesettüre getirdiği yeni formdur. İslam hukukunda ve örfünde tesettürün temel gayesi; sadelik, mahremiyeti koruma ve dikkat çekmemektir (takva). Oysa Şenler, Anadolu kadınının yüzyıllardır örtündüğü geleneksel başörtüsünü, tülbentini veya çarşafını “geleneksel” ve “köylü işi” görüp modern bir farklılık, sınıfsal bir elitizm geliştirmiştir.

Gençliğinde hayranlıkla izlediği Hollywood yıldızı Audrey Hepburn’ün filmlerindeki yarım eşarp bağlama modelinden ilham aldığını bizzat itiraf eden Şenler, Ermeni terziden öğrendiği dikiş teknikleriyle önden bombeli, arkadan iğnelenen modern boneli tesettür tarzını, yani “Şulebaş” akımını başlattı. Amacı, kendi ifadesiyle “aşağılık kompleksine itilmiş Müslüman kızlarına modern bir hava vermek” idi. Ancak bu hamle, tesettürün özündeki antikapitalist duruşu yıkarak onu “modernleştirmek, şıklaştırmak ve kamusal alanda vitrine oynamak” üzerine oturdu. Şenler, ömrünün son yıllarında bu tarzın bir yozlaşmaya döndüğünü görerek, “Allah’ım bir daha Şulebaşı’nı getirme” diye dua ettiğini söylese de, bugünkü “tesettür modası”, “başörtülü influencer” ve dindarlığın lüks tüketim nesnesi haline gelmesinin ilk tohumları böylece ekmiş oldu.

3. Teori ve Pratik Arasındaki Çelişkiler: Kürsüler ve Yıkılan Yuvalar

Şenler’in kitlelere hitap ederken savunduğu teorik İslam anlayışı ile kendi yaşadığı pratik hayat, trajik bir tezatlar silsilesidir. Kürsülerde ve yazdığı yazılarda kadının asıl yerinin evi olduğunu, fıkhi olarak erkeğin reisliğini ve koşulsuz itaati savunan Şenler, kendi hayatında hiçbir zaman “evinin kadını” olmamış; sürekli sahnelerde, mitinglerde, mahkemelerde aksiyoner, kamusal bir figür olarak erkek dünyasıyla mücadele etmiştir.

1970 yılında dindar camiaya “örnek yuva” göstermek amacıyla, kadın-erkek ayrı, ayetli davetiyeli bir organizasyonla evlendiği Abdullah Kars’tan ağır fiziki şiddet görmüştür. Kürsülerde hemcinslerine “kocanıza sabredin” derken evde şiddet gören Şenler, 5 yılın sonunda boşanmıştır. Daha sonra İsmailağa Cemaati’ne girip çarşafa bürünerek yaptığı ikinci evliliğinde de ağır şiddet görmüş, durumu cemaat liderine götürdüğünde yine “sabret” cevabını almıştır. 11 yılın sonunda bu evliliği de boşanmayla bitirdiğinde, İsmailağa Cemaati tarafından tamamen aforoz edilmiş ve izole edilmiştir.

4. Hukuki Savaşlar ve Popüler Kültür Sığlığı

Şenler’in dönemin seküler elitleri tarafından hedef yapıldığı, 1971 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a yazdığı mektup nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret”ten 13 ay hapis cezası aldığı (Bursa Cezaevi’nde 9 ay yattı) ve sunulan af teklifini reddettiği bir gerçektir.

İslami camiada on yıllarca hidayet rehberi olarak okutulan başeseri Huzur Sokağı, edebi, felsefi ve teolojik açıdan sığ bir Yeşilçam melodramıdır. İslam’ı derinlikli bir ahlak, adalet ve entelektüel nizam olarak sunmak yerine; her şeyi siyah-beyaz karakterlere (Kusursuz, namaz kılan Bilal ve bataklıkta olup hidayete ermesi gereken seküler Feyza) indirgemiştir. Bu durum, Müslüman zihninde derinlikli bir tefekkür yerine, mahalle baskısına ve dış görünüşe dayalı şekilsel bir dindarlık algısı inşa etmiştir.

5. Komplo Teorileri: Ajanlık İddialarının Sosyolojik Okuması

İnternet aleminde ve bazı ulusalcı/sol-kemalist tarih yazımlarında (özellikle Cengiz Özakıncı gibi isimlerin tezlerinde) Şule Yüksel Şenler’in Alman İstihbaratı (BND) veya CIA’in Yeşil Kuşak projesine hizmet eden bir “Alman ajanı/misyoneri” olduğu iddia edilir. Sonradan Müslüman olup “Cemile” adını alan Alman asıllı Rotraut Scheer ile birlikte Anadolu’yu gezip “türbanı” yayması, sol çevrelerde ise Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Amerikan emperyalizminin aparatı olmakla suçlanması bu teorilerin yakıtıdır.

Bu iddiaları doğrudan doğruya “ajanlık” belgesi olarak kabul etmek ucuz bir komplo teorisidir. Ancak bu spekülasyonun arkasındaki sosyolojik gerçeği İslami bir süzgeçten geçirmek gerekirse: Şenler’in ürettiği sosyoloji Batı modernizminin ve emperyalizminin tam da aradığı “sistemle uyumlu, ehlileştirilmiş, tüketen dindar kadın” prototipidir. Yabancı istihbaratların “Euro-İslam” (Avrupa standartlarında, kapitalizme meydan okumayan, vitrini şık dindarlık) projesine, Şenler’in ihraç ettiği bu Hollywood esintili örtünme modeli tam olarak hizmet etmiştir.

Sonuç

Şule Yüksel Şenler; ailesinin kırılgan sosyolojisinden aldığı ilhamla, dindarlığı kamusal alanda “görünür” kılma mücadelesi vermiş bir figürdür. Ancak bu görünürlük arayışı, İslam’ın özündeki takva ve sadelik ilkelerini feda ederek tesettürü bir imaj, şıklık ve yarış nesnesine dönüştürmüştür. Bugün din adına geriye sadece şatafatlı bir “kabuk” bırakan muhafazakar yozlaşmanın izini sürmek isteyenler; hapse girmeyi göze alan o “mücahide” kadının, İslam’ın örtü emrini Batı modernizminin estetik kalıplarıyla sentezlediği o ilk kırılma noktasında aradıklarını bulacaklardır.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir