Ahmet Haşim’in ilk olarak 1921 yılında Dergâh dergisinde yayımlanan ve daha sonra Bize Göre adlı kitabına alınan “Müslüman Saati” makalesinin orijinal (sadeleştirilmiş ama üslubuna dokunulmamış) tam metni:
MÜSLÜMAN SAATI
İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı.
Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle haberdar ederlerdi. Zaman, namütenahi (sonsuz) bir bahçe ve saatler orada açan, gah sağa gah sola mail (eğimli), güneşe göre rengârenk çiçeklerdi.
Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın (vakitlerin) kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini (olaylarını) bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, feleki hesabata (astronomi hesaplarına) göre bu “saat” iptidai ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsi saatiydi.
Zevali saatin (Batı saatinin) adat ve muamelatımızda kabulü ve ezani saatin (alaturka saatin) geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metruk bir “eski saat” haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimiz (hayata bakış açımız) üzerinde vahim bir tesiri haiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, lakayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler.
Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zir ü zeber (altüst) ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu, Müslüman’ın eski mesut günü değil; bedmestleri (sarhoşları), evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yer altında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüydü.
Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşaa (görkemli) dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı ve fena günün eşiğinde çömelmiş kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni “gün”ün getirdiği maişet şekli (geçim tarzı), bizi fecir âleminden mehcur bıraktı (uzaklaştırdı). Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık.
Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.
Ahmet Haşim (Dergâh Dergisi, 1921)
