Birleşmiş Milletler’in Orta Doğu’da bir geleceği var mı? Yeni bir bölgesel angajman için değerlendirmeler
Makale Özeti:
Bölgesel Krizler ve BM’nin Gerilemesi: ABD ve İsrail’in İran’a yönelik son saldırıları ve karşılıklı misillemeler, Orta Doğu’nun geleceğini ve ABD’nin Gazze için hazırladığı 20 Maddelik Plan’ı belirsizliğe sürüklemiştir. Bu jeopolitik kırılmalar, Birleşmiş Milletler’in (BM) bölgedeki tarihi barış ve güvenlik rolünden çekildiği bir döneme denk gelmektedir. UNIFIL’in kapatılması, UNRWA’ya yönelik yaptırımlar, Golan Tepeleri’ndeki kontrol kaybı ve Irak Yardım Misyonu’nun (UNAMI) sonlanması BM’nin etkisini ciddi şekilde aşındırmıştır. Bu gerileme, jeopolitik değişimlerin yanı sıra BM’nin operasyonel parçalanmışlığından ve proaktif öneriler sunamamasından kaynaklanmaktadır.
20 Maddelik Plan ve Yapısal Riskler: Donald Trump başkanlığında hazırlanan plan; Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail gibi bölgenin “orta güçlerinin” gelişen ekonomik ve stratejik çıkarlarıyla örtüşen rasyonel bir mantık sunmaktadır. Ancak planın uygulanması; kurulan kurumların güvenilirliğini hızla kaybetme riski, kalkınmayı özel sektöre dayandırmasından kaynaklanan bir “kamu malları açığı”, liderler arası kişiselleştirilmiş ilişkilere bağlı kalması ve Filistinlilerin devlet olma özlemini belirsiz bırakarak yeni şiddet döngülerine kapı aralaması gibi büyük yapısal riskler taşımaktadır.
Yeniden Etkileşim İçin Stratejik Öneriler: ABD’nin doğrudan çatışmalara taraf olmasıyla daralan arabuluculuk alanında BM, tarafsızlığı ve uluslararası normlarıyla yeniden hayati bir rol üstlenebilir. Yaklaşan liderlik değişimiyle birlikte yeni genel sekreterin şu üç adımı atması önerilmektedir:
- Bölgesel İstişareler: Ankara, Kudüs, Riyad ve Tahran gibi kilit başkentlere “dinleme turları” düzenleyerek bölgesel aktörlerin ortak çıkarlarını ve BM’den beklentilerini bizzat ölçmek.
- Kurumsal Reform: Dağınık durumdaki ülke düzeyindeki operasyonları kıdemli bir bölgesel temsilci liderliğinde tek bir “bölgesel misyon yapılanması” altında birleştirmek ve kilit aktörleri dışlayan bölgesel komisyonları reforme etmek.
- Bölgesel İş Birliği Forumu: Soğuk Savaş’taki Helsinki Süreci’nden ilham alarak iklim, gıda güvenliği, enerji ve su gibi alanlarda güven artırıcı ortak normlar ve mekanizmalar inşa edecek bölge çapında kapsayıcı bir diyalog çerçevesi sunmak.
Alexander Costy ,
International Affairs, Cilt 102, Sayı 3, Mayıs 2026, Sayfalar 1063–1070, https://doi.org/10.1093/ia/iiag054 Yayınlanma tarihi: 11 Mayıs 2026
Makalenin ve BM’nin Eleştirisi
Alexander Costy’nin makalesi, her ne kadar Batı merkezli liberal çok taraflılık paradigması içinden “rasyonel ve yapıcı” kurumsal çözümler sunuyor gibi yapsa da derin bir ikiyüzlülüğü, yapısal körlüğü ve sömürgeci bir hafıza kaybını barındırmaktadır.
1. Tarihsel Sorumluluktan Kaçış ve “Mavi Kasklı” Romantizmi: Yazar, BM’nin 80 yıldır bölgeye “derinden kök saldığını” ve “modern siyasi haritanın şekillenmesine yardımcı olduğunu” gururla ifade ediyor. Bu ifade, bir başarı hikayesi değil, felaketin itirafıdır. BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı Filistin’i taksim kararı (1947), bu coğrafyayı bitmek bilmeyen bir kan gölüne çeviren, Filistinlileri kendi topraklarında mülteci konumuna düşüren sürecin meşruiyet zeminidir. Makalede “mavi kasklıların” ve BM diplomatlarının gösterdiği “yaratıcılık ve gayret” romantize edilirken, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin (özellikle ABD’nin) vetoları yüzünden İsrail işgaline karşı çıkarılan yüzlerce kararın nasıl birer kağıt parçasına dönüştüğünden bahsedilmemektedir. BM, Orta Doğu’da hiçbir zaman adil bir hakem olmamış; statükoyu, işgali ve güçlü olanın hukukunu “barış gücü” adı altında donduran bir tampon mekanizma vazifesi görmüştür.
2. Trump’ın “İşlemsel” Planına Gösterilen Meşruiyet Akıl Tutulmasıdır: Makalede, Donald Trump’ın “20 Maddelik Planı” için “ikna edici bir bölgesel mantık sunmuştur” denilerek plandaki sömürgeci mantık hafifletilmeye çalışılıyor. Çok iyi bilinmektedir ki Trump’ın vizyonu (tıpkı geçmişteki “Yüzyılın Anlaşması” gibi) barış yapmak değil, iş adamı mantığıyla “iş bitirmektir”. Filistin halkının devletleşme hakkını “nihai statü sorularını ertelemek” adı altında hasıraltı eden, Gazze’nin yıkımı üzerine sahillere “mucize şehirler ve kurumsal yatırımlar” inşa etmeyi planlayan bu yaklaşım, ahlaksız bir mülksüzleştirme projesidir. Makalenin bu planı “bölgesel bir mantık” olarak rasyonalize etmesi, Batı akademik dünyasının bölge halklarının onurunu ve siyasi haklarını parayla satın alınabilecek birer “işlem nesnesi” olarak görme hastalığının devam ettiğini kanıtlar.
3. “Orta Güçlerin Çıkarları” Masalı ve Egemenlerin İttifakı: Yazar; Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail arasındaki ekonomik yakınlaşmaları, milyarlarca dolarlık gayrimenkul, enerji ve savunma sanayii ortaklıklarını “yeni bir Orta Doğu düzeni” olarak selamlıyor. Bu durum, bölge halklarının değil, otoriter rejimlerin ve küresel sermayenin çıkarlarının örtüşmesidir. Mısır’da halk yoksullukla boğuşurken Körfez’den gelen 59 milyar dolarlık lüks gayrimenkul yatırımının veya bölge ülkelerinin kendi halklarını daha iyi bastırabilmek için geliştirdikleri savunma sanayii iş birliklerinin barış getireceğini iddia etmek saflıktır. BM zihniyeti, bölgeyi elitlerin ve kralların ticaret masasından ibaret görerek en büyük hatayı tekrarlıyor; sokağın, entelektüellerin ve ezilen halkların taleplerini yine denklemin dışına itiyor.
4. Güvenilirlik Açığı ve “Helsinki Süreci” İllüzyonu: Karşılıklı sınır tanıma esasına dayalı Avrupa menşeili Helsinki Süreci’ni Orta Doğu’ya uyarlama fikri bölge gerçeklerine yabancıdır. Bir tarafta uluslararası hukuku ve Uluslararası Adalet Divanı’nın kararlarını hiçe sayan nükleer silahlı bir işgal gücü, diğer tarafta en temel insani haklarından mahrum mülteciler varken, BM’nin sadece “teknik ve idari mekanizma” sunarak barış getireceğini düşünmek bir illüzyondur.
Sonuç olarak; Alexander Costy’nin analizleri, kurumsal varlığını kaybetmekte olan bir bürokrasinin (BM) Orta Doğu sahnesinde kendine “nasıl yeniden iş bulabileceğine” dair bir hayatta kalma çabasıdır. Sorun, BM’nin bölgedeki operasyonel parçalanmışlığı veya bütçe kısıtlamaları değildir; sorun, BM’nin adaleti değil, küresel egemenlerin statükosunu korumak üzere tasarlanmış yapısal adaletsizliğidir. Bölgeye dışarıdan ithal edilen hiçbir kurumsal çerçeve veya elit odaklı ekonomik paket, Filistin halkının özgürlüğü ve bölgedeki sömürgeci müdahalelerin son bulması sağlanmadan kalıcı bir istikrar getirmeyecektir.
