Video Özeti
Programda, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişiyle başlayan süreçte dindar kesimin NATO algısı, tarihsel kırılmalar ve güncel tutumlar üzerinden üç ana perspektifle ele alınmaktadır:
1. Soğuk Savaş Dönemi ve Rıza Üretimi (Levent Baştürk): Türkiye’nin NATO üyeliği sadece askeri bir tercih değil, Batı ittifak sistemine entegrasyonun bir sonucudur. Bu süreçte dindar kesimin desteğini almak için “hür dünya”, “komünizme karşı iman savunusu” ve “dinsizliğe karşı mücadele” gibi kavramlar kullanılarak bir rıza üretilmiştir. Özellikle Kore Savaşı, Diyanet ve bazı dini gruplar tarafından bir “cihat” ve “Allahsız komünizme karşı iman savaşı” olarak meşrulaştırılmıştır. Demokrat Parti dönemiyle artan dini özgürlükler, NATO ve Batı ittifakıyla özdeşleştirilmiş; NATO, dindar halk nezdinde hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak algılanmıştır. Bu dönemde Diyanet, antikomünist söylemin merkezine yerleşmiş ve devlete itaatsizliği “fitne” olarak tanımlayarak statükoyu korumaya yardımcı olmuştur.
2. Düşünsel Kırılmalar ve İslamcı Kimliğin Ayrışması (Hamza Er): Dindar kesimin NATO’ya bakışında iki büyük kırılma yaşanmıştır: İlki, Türkiye’yi dış politikada yalnız bırakan 1964 Johnson Mektubu; ikincisi ise 1965-70’li yıllarda başlayan tercüme eserler hareketidir. Seyyid Kutub, Mevdudi ve Malik bin Nebi gibi isimlerin eserleriyle dindar kesim, sadece komünizmi değil kapitalizmi ve Batılı yaşam biçimini de sorgulamaya başlamıştır. Bu süreçte, devletçi-milliyetçi reflekslerle NATO’yu destekleyen “sağ-muhafazakar” çizgi ile anti-emperyalist ve anti-siyonist bir duruş sergileyen “İslamcı” çizgi birbirinden ayrışmıştır.
3. Emperyalizm, Darbeler ve Güncel Pragmatizm (Burhan Kavuncu): NATO, ABD emperyalizminin vurucu gücü olarak tanımlanmış ve Türkiye’deki 1960, 1971, 1980 darbeleri ile 15 Temmuz girişiminde NATO’cu subayların rolü olduğu vurgulanmıştır. Türkiye’nin NATO içindeki konumu, “eşitler arası bir ortaklık” değil, bir “manda yönetimi” psikolojisi olarak eleştirilmiştir; Jüpiter füzeleri krizi ve Trump’ın mektubu bu bağımlılığın örnekleri olarak sunulmuştur. Günümüzde ise birçok İslamcı grubun, AK Parti iktidarının sağladığı ekonomik ve makamsal imtiyazları (vakıf binaları, kadrolar vb.) kaybetmemek adına NATO ve İsrail ile olan ilişkilerde sessiz kaldığı veya “köprüyü geçene kadar” stratejisiyle pragmatik davrandığı iddia edilmektedir.
Mücahit Gültekin’in Değerlendirmeleri
Mücahit Gültekin, dindar kesimin NATO ve dış politika algısındaki dönüşümü şu noktalar üzerinden analiz etmektedir:
- NATO-İsrail Paradoksu: Dindar kesimde çok güçlü bir İsrail karşıtlığı olmasına rağmen, bu tepkinin İsrail ile derin ilişkileri olan NATO’ya karşı bir muhalefete dönüşmemesini bir çelişki olarak vurgular. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra komünizm tehdidinin (meşrulaştırma zemini) kalkmasına rağmen, NATO’ya yönelik yapısal bir eleştirinin gelişmediğini belirtir.
- İslami Kesimin Dönüşümü: İslami çevrelerdeki değişimin aşama aşama gerçekleştiğini ve 2000’li yılların başındaki duruş ile günümüzdeki durum arasında keskin bir fark olduğunu gözlemler.
- Bilinç Yerine Duygusallık: Günümüzdeki İsrail karşıtlığının derin bir siyasi bilinçten ziyade, daha çok “duygusallık, duyarlılık ve acıma” temelinde kaldığını; bunun gerçek bir anti-emperyalist bilince evrilmediğini ifade eder.
- Aydın ve Alimlerin Sorumluluğu: Siyaset kurumuna “adeta bir memur gibi” yaklaşan bir alimler zümresinin varlığını “en trajik olan durum” olarak niteler. Ona göre asıl sorumluluk, siyaseti yönlendirmesi gereken ancak günümüzde siyasetin kumandasına giren aydın ve alimlerdedir.
İsmail Duman’ın Değerlendirmeleri
İsmail Duman, Türkiye’deki dindar kesimin NATO algısını tarihsel süreklilik ve toplumsal psikoloji açısından şöyle değerlendirmektedir:
- Dini Metaforlarla Meşrulaştırma: NATO ve Batı ittifakına verilen desteğin; “Allahsız, kitapsız ateistlere” karşı “ehli kitapla” işbirliği gibi metaforlar üzerinden meşrulaştırıldığını ve bu söylemin dindar aydınlar eliyle nasıl üretildiğini özetler.
- Mandacı Zihin ve Toplumsal Algı: Batı’ya sığınma ve “mandacı zihinle barışık olma” halinin sadece dindarlara özgü bir durum olmadığını; bunun genel toplumsal bir psikoloji olduğunu ve dindarların da bu genel tablonun bir parçası olarak sürece eklemlendiğini belirtir.
- Meşrulaştırma Araçlarının Sorgulanması: Türkiye’nin NATO içinde daha aktif roller üstlenmesi durumunda, bu durumun halk nezdinde hangi “yeni dini ve milli argümanlarla” ambalajlanıp sunulacağını bir risk ve soru işareti olarak ortaya koyar.
- Meseleyi Gündemde Tutma İhtiyacı: Teknik aksaklıklara rağmen bu konuların tartışılmasının, özellikle dindar kesimin geçmişteki pozisyonları ve güncel duruşu arasındaki kırılmaları anlamak için elzem olduğunu vurgular.
Sonuç Kritiği
Kaynaklardaki tartışmalardan yola çıkarak şu analizler yapılabilir:
- Araçsallaştırılan Din: NATO, kuruluşundan itibaren Türkiye’de dini duyguları komünizm tehdidine karşı bir kalkan olarak kullanmıştır. Bu strateji, dindar kesimin NATO’yu “ehveni şer” veya bir “güvenlik şemsiyesi” olarak görmesini sağlamış, ancak bu durum Türkiye’nin bağımsız dış politika ve savunma sanayii geliştirmesinin önünde psikolojik bir engel teşkil etmiştir.
- Kimlik Dönüşümü ve Devletleşme: İslamcı camianın 1970’lerdeki anti-emperyalist uyanışı, 2000’li yıllardan sonra “iktidar olma” deneyimiyle beraber yerini devletçi reflekslere bırakmıştır. Hamza Er’in ifadesiyle, elde edilen kazanımların (başörtüsü özgürlüğü, bürokratik konumlar) korunması kaygısı, NATO ve küresel sistemle olan ideolojik hesaplaşmanın önüne geçmiştir.
- Bağımsızlık Yanılsaması: Burhan Kavuncu’nun vurguladığı üzere, NATO üyeliği Türkiye’ye bir “manda” psikolojisi aşılamış, halkın geniş kesimi (sağcı-solcu ayrımı olmaksızın) Rus tehdidine karşı Batı’ya sığınmayı bir zaruret olarak içselleştirmiştir. Oysa NATO’nun Türkiye’nin kendi savunma sanayiini kurmasına izin vermeyen ve sadece “kara gücü/asker” ihtiyacı olduğunda Türkiye’yi değerli gören yapısı, stratejik bir bağımlılık yaratmaktadır.
- Ahlaki Sorumluluk: Oturumun sonunda, sivil toplumun ve aydınların siyasi iktidarın reelpolitik gerekçelerine teslim olmak yerine, hakikati söylemeye devam etmesi gerektiği savunulmaktadır. Gerçek bir dini duruşun, her türlü emperyalist yapıya (NATO dahil) mesafeli ve adaletten yana olması gerektiği, vicdanın coğrafyasının olmadığı ortak bir sonuç olarak öne çıkmaktadır.
