17 Tem 26 - Cum 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Farkı Fark Etmek: Kadir-Kıymet Bilmek

Farkı Fark Etmek: Kadir-Kıymet Bilmek

Müslümanın hayatında çok önemli konulardan birisi de şüphesiz kadir-kıymet bilmektir. Bu, Müslümanların birlikte yaşamasının çimentosudur. Müslümanlar arasında sevgi, saygı, hakka riayet ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesinde önemli bir etkendir. Şimdi önümüzü aydınlatacak olan Rabbimizin şu ayetine bir kulak verelim:

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)

Allah Azze ve Celle insanoğluna sayısız nimetler ihsan etmiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, düşünebilme ve akledebilme kabiliyeti vermiş; güneşi ve ayı ona musahhar kılmış; yeryüzünde yarattığı tüm varlıkları, ağaçları, bitkileri, hayvanları, denizleri onun hizmetine vermiştir. Sağlık-sıhhat bir nimettir, bir nefes alıp verebilme bir nimettir. Bunları çoğaltabiliriz.

Bunlar da birer lütuf olmasına rağmen burada “lütuf” sözcüğü kullanılmamış da sadece peygamber olarak Hz. Muhammed (as)’ın gönderilmesi nimetinin bir lütuf olarak değerlendirilmesi çok manidardır, çok önemlidir. Anladığım kadarıyla bu, bizim hayatımızda peygamberin ne kadar önemli olduğuna ve olması gerektiğine bir vurgudur. Bazı basiretsiz insanların zannettiği gibi o, sadece bir postacı değildir.

Kadir-kıymet konusunu üç ana başlık altında değerlendirmek istiyorum:

1. Allah Azze ve Celle Karşısındaki Esas Duruşumuz

Bu, işin en temel, en başlangıç noktasıdır. Bu evrenin bir yaratıcısı, bir sahibi vardır. Evren üzerinde egemenlik ve otorite yalnız ve yalnız O’na aittir. Dolayısıyla bu evrenin çok küçücük bir parçası olan insan üzerinde de bu hüküm geçerlidir. Bunu fark edemeyenler için bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“Onlar Allah’ı, kudret ve azametine yaraşır bir şekilde tanıyamadılar. Oysa kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun avucunda, gökler de yine O’nun sağ elinde dürülmüş bir hale gelecektir. Bu üstün sıfatlara sahip olan Allah, onların ortak koştukları şeylerden çok uzak, çok yücedir.” (Zümer, 39/67)

Yani O’nun sınırsız ilim ve kudret sahibi olduğunu yakinen idrak edemeyip başka rabler, başka ilahlar aradılar; mutlak adalet sahibi olduğunu bilmedikleri için ahireti inkar ettiler; sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğunu anlayamadıkları için merhametsiz ve şefkatsiz insanların egemenliği altına girerek izzet ve şeref aradılar. Halbuki bütün izzet önce Allah’ı, sonra Resulünü ve daha sonra da müminleri kapsar. Allah Azze ve Celle karşısında en büyük hadsizlik O’na şirk koşmaktır. Bu sebeple Allah (cc), şirki tövbe edilmediği müddetçe asla affetmez.

Allah (cc)’ın üzerimizdeki nimetlerini saymaya kalksak bunu başaramayız. Onun için her ne yapsak, “Ya Rabbi, sana layık olarak yapamadım, eksik yaptım” düşüncesi bizde hakim olmalıdır. “Eksik olan benim, mükemmel olan sensin” demeliyiz. Çünkü Sen Sübhan’sın. Her türlü eksiklikten münezzeh olan yine sensin… Her şart altında O’nun yardımına ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. Allah’a karşı devamlı boynumuz bükük olmalı. En çok Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkmalıyız. Allah’ı çok çok zikredip O’na şükretmeliyiz. Çünkü bizim Mevla’mız O’dur. O ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır…

2. Peygamberimize Karşı Duruşumuz

Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki elçinin kadir ve kıymeti, elçiyi gönderenin kadir ve kıymeti ile yakından alakalıdır. Bu açıdan Peygamberimizin kadir ve kıymeti ile ilgili ne kadar söz söylesek yine de az söylemiş oluruz. Şimdi şu ayetlere bir bakar mısınız!

“Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)

Burada Allah Azze ve Celle, kendi isimlerinden olan “Rauf” (şefkatli) ve “Rahim” (merhametli) sıfatlarını Peygamberimize vermiştir ki bildiğim kadarıyla diğer peygamberlerden hiçbirisi bu iki sıfata aynı anda mazhar olmamışlardır (Tabii ki Allah en doğrusunu bilir. Derdim asla peygamberleri yarıştırmak değil ama bir hakikati de ortaya koymak istedim).

“(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin.” (Şuarâ, 26/3)

Bu iki ayet çok şey ifade ediyor. Onun için bir şeyler söyleyerek düşünce ufkunuzu kısıtlamak istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki böyle bir peygamberin kadrini-kıymetini bilmeyeceğiz de kimin kadrini-kıymetini bileceğiz! Çünkü o, sadece insanlara değil, bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Sizleri ayetle baş başa bırakıyorum. Şimdi biz yolumuza devam edelim:

Vahiy, idrak edenler için o kadar kıymetlidir ki onu getiren başımızın tacıdır. Bu sebeple Peygamberimiz bizim için kendi nefsimizden de çoluk çocuğumuzdan da malımızdan mülkümüzden de daha evladır. O, bizim için göz aydınlığımızdır. Hem içimizi aydınlatır hem de dışımızı… (O, “sirâcen münîrâ”dır, bkz. Ahzâb, 33/46). Ona tabi olmak, makamların en üstünüdür. Âl-i İmrân 164’te belirtildiği gibi bize kitabı ve hikmeti öğretmiştir. Kitap zaten Kur’an’dır. Hikmet ise; Kur’an, Kur’an’ın tefsiri, ilim, adalet, eşya ve olayların arka sırrını keşfedebilmek gibi çeşitli manaları kapsar. Fakat İmam Şafi’nin isabetle vurguladığı gibi hikmet, sünnet demektir. Yani Kur’an’ın hayata geçirilme usulü.

Ben bu anlayışı çok önemsiyorum. Hikmeti sünnet olarak algıladığımızda, sünneti yaşamak demek, sahabenin Rasulullah (as) ile yaşarken teneffüs ettiği atmosferi teneffüs etmek demektir. Böylece takdir-i ilahi, Rasulullah (as) ile birlikte olmanın hazzını fiziki anlamda tadamamışsak da manevi anlamda o atmosferi yaşamaya gayret ediyoruz. Elhamdülillah…

3. Müslümanların Kendi Aralarındaki İlişkiler

Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki Allah ve Resulü ile olan irtibatımızı, Rabbimizin bizden istediği şekilde en üst düzeyde tutabilirsek şüphesiz bu, kendi aramızdaki ilişkilere de yansıyacaktır. Müslümanın unutmaması gereken temel nokta, bu ilişkilerde birer ahiret yolcusu olduğunun farkında olmasıdır. Sevgili Peygamberimiz, Müslümanları bir vücudun organlarına benzeterek, bu organlardan herhangi biri rahatsız olduğunda diğer organların da etkileneceğini vurgulamış ve çok önemli bir mesaj vermiştir. Yani Müslümanın problemi, Müslümanların problemidir.

Fakat hemen şunu da belirtmek isterim ki bu yaklaşımımız Müslümanı tembelliğe sevk etmemelidir. Müslüman, elinden geleni istişare anlayışı içinde yerine getirmelidir; ondan sonra Müslümanın problemine sahip çıkılmalıdır. Sıkıntılar paylaşıldıkça azalır. Tabii ki burada olaya yaklaşım tarzı çok önemlidir. “Sen böyle yapıyorsun” diye söze başladığımızda bilelim ki problemin çözümü daha da zorlaşmıştır. Bunun yerine, “Bak, ben böyle yaparsam böyle olur” şeklinde yaklaşırsak, muhatabı incitmeden sanıyorum daha iyi bir sonuca ulaşabiliriz (Bkz. Yâsîn suresinin ikinci sayfasında uzaktan gelen bir kişinin üslubu…). Kalp kırmama noktasında azami hassasiyet göstermeliyiz.

Şimdi sizlere İslam tarihinden kısa bir anekdot takdim etmek istiyorum:

Ebu Zer el-Gıfârî ile Bilal-i Habeşî arasında bir problem oluyor. Ebu Zer, Bilal-i Habeşî’ye “Ey siyah kadının oğlu!” diye çıkışıyor. Bundan çok etkilenen Bilal-i Habeşî durumu Peygamberimize aktarıyor. Peygamberimiz Ebu Zer’i yanına çağırarak ona, “Sende hâlâ cahiliye adetlerinden birini görüyorum” diyor. Bunun üzerine Ebu Zer çok üzülüyor. Bilal-i Habeşî’nin evine gidip başını evin eşiğine koyarak şöyle diyor: “Ayağın bu başa basmadan bu baş buradan kalkmayacak.” Bilal-i Habeşî ne dese iyi! “Sende basılacak baş yok, sende öpülecek baş var” diyerek onu ayağa kaldırıyor. Böylece problem sanki hiç olmamış gibi çözülüyor.

İşte Ebu Zer’in gösterdiği tavrı biz de gösterebilirsek, haydi kalp kıralım. Heyhat! Bizdeki nefis nerede, Ebu Zer’deki nerede…

Şimdi dikkatlerinizi çok önemli bir noktaya çekmek istiyorum. O da şudur: Bir kardeşimizin, böyle karanlık bir ortamda, hak ve batılın birbirine karıştırıldığı böyle bir zaman diliminde, bir cahiliye hayatı yaşarken elimizden tutup bizim hidayetimize vesile olmasıdır. Bunun kadrini asla unutmamalıyız. Ona karşı tavır ve hareketlerimizde bu hep gözümüzün önünde olmalı. Bu; bir başka kardeşimizin bize yaptığı her türlü dünyalık iyiliklerden, mesela bize bir araba hediye etmesinden, bir ev almasından veya bir ev almaya vesile olmasından çok daha hayırlıdır.

Bu bölümü sevgili Peygamberimizin güzel öğütlerini kapsayan bir hadisiyle sonlandırmak istiyorum:

“Ey Allah’ın kulları! İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz. Birbirinize buğzetmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Bir Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helal değildir. Zandan kaçınınız. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Özel ve mahrem hayatları araştırmayınız. Almayacağınız bir malı, alıcıyı zarara sokmak için artırmayınız. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz…” (Buhârî – Müslim)

Selam ve muhabbetle,

Ekrem Öztürk

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir