Samimi Müminler…
Samimiyet neyin ölçüsüdür? İnançla pratiğin, imanla amelin tutarlılığının veya uygunluğunun ölçüsü.
Buna göre bir mümin ve müslümanın samimi olması, olması gerekendir, doğal olandır. Aksi düşünülemez. Bu nedenle birinin ben samimiyim demesi anormal olur.
Peki, toplumsal, siyasal, kültürel, eğitim vb. işlerde, hele ki harekete dönüşen işlerde samimiyet yeter mi? Hayır. Yetmez.
Neden? Çünkü bu işler samimiyete ilaveten beceri, kabiliyet, bilgi ve illa ki tecrübe ister. “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir” sözü biraz da bu durumu anlatır.
Müslümanların sorunu iman-amel uyumsuzluğu sorunu değildir; iman unsurlarıyla toplumsal hayatın düzenlenmesi sorunudur. Burada samimiyet yetmez..
Sosyalistler Rusya’da, Çin’de, Vietnam’da; Bulgaristan ve Romanya gibi Balkanlarda; Küba, Venezuela, Arjantin, Uruguay, Şili gibi Latin Amerika’da standart teori ve yöntemlerle “devrim için” ayaklandılar. Dağlarda, kırlarda gerilla hareketleri ve şehirlerde sendikalı/partili mücadelelerle savaştılar. Bu devrimcilerden Rusya, Çin, Vietnam ve Küba başarılı oldu.
Bu hareketleri inceleyen, tahliller yapan birileri başarıyı ve başarısızlığı nedenleriyle ele aldılar. Devrimden sonra olup biteni incelediler ve üç büyük netice ortaya çıktı:
Her ülkenin kendi sosyal, tarihsel, siyasi ve iktisadi yapısı farklıdır. Standart/şablonik sosyalist devrimci yöntem veya kavramsal teori hepsinde aynı neticeyi vermiyor. Milyonlarca insan aynı yöntemi uyguladığı için devrim uğruna heder oluyor.
Devrimcilerde gerilla/askeri/dağdaki cephe ile siyasi/parti/şehirdeki cephe arasında uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar ve liderlik kavgaları çıkıyor. İkisi tek cephede, merkezi liderlikte birleşemiyor. Rekabetten ötürü pek çok devrimci bu uğurda heder oluyor.
Gerilla dağda, partili şehirde yaşıyor. İki yaşam arasında müthiş farklar doğuyor; birbirlerini anlamıyorlar ve ortaya iki ayrı insan tipi ve davranışı çıkıyor.
Bunları neden özetledim? “Nebevi metot” diye yeri göğü inleten ama bunun ne olduğunu merak edip araştırmayan slogancıları anlamak için…
Nebevi metot ile sosyalist metot birbirine benzemez. Ama gel gör ki Orta Doğu’da ve Türkiye’de sosyalist metodu sünnet diye kullanıp dünya kadar genci heder eden hareketler oldu. Hâlâ İslamcılar sosyalist metodu kullanmaya devam ediyor, hâlâ “konforlu alanda” yaşayanlarla “sahada olanlar” arasında ayırım ve çatışmanın nedeni bilinmiyor…
Yukarıda anlattıklarımı getirin şu sloganlarla yorumlayın:
Sahada olanlar…
Konforlu alandakiler…
Kim bunlar, ne demek istiyorlar hiç düşünülmüyor. Maksat aynı, yöntem aynı ama uygulamada farklar çıkıyor. Çünkü bu sloganlar sosyalistlerin “gerilla-parti” ikileminin İslamcası…
Döndük samimiyete.. Bu, daha çok kişisel alanla ilgili bir şeydir. Samimiyet kişinin takvasıdır. Takva da kişiseldir zaten.
Ha, samimiyet bizim konuştuğumuz işlerde yetmez. Yetemez. Dahası lazım; gerekli bilgi, donanım ve tecrübe lazım.
Hz. Peygamber’in komutanlarına dikkatle bakınız. Bunlar Müslüman olmazdan evvel “eşkıyadır, savaşçıdır, komutandır.” Yani savaş işlerini bilen insanlardır. Müslüman olunca da o bilgi ve tecrübeleri nedeniyle komutan yapılmışlardır.
Bu komutanların takvalı olduğuna bakılmıyor. Samimi olup olmadıklarına da bakılmıyor; işi yapacak kabiliyette olup olmadıklarına bakılıyor. Bunlara İslam’ın savaş hukuku öğretiliyor elbet ama aralarında eskisi gibi eşkıya hukuku uygulayanlar da olmuyor değil. Valiler de benzerdir. Yani kamu görevi yapacak olanlarda samimiyet ve takva yeter sebep olmuyor.
Hz. Peygamber, Bedir Savaşı sonrası 200 atlı süvariyle Medine’ye gece baskını yapıp istihbarat toplayan ve birkaç masumu katleden Ebu Süfyan’ı öldürmek üzere iki kişi yolluyor. Birisi Mekkeli, diğeri Medineli.
Mekkeli iş bilen, bu işlerden anlayan biri; öteki samimi ama bu işlerden hiç anlamayan safın teki… Hikaye uzun ama sonuç kötü. Sebep Medineli; çünkü ayak bağı oluyor, olacak işi olmaz yapıyor. Gecenin bir yarısı iş bitirilecek; zaman ayarlanmış, etraf iyice gözetlenmiş… Bizimkisi illa bir umre yapalım diye tutturuyor. “Olmaz” molmaz kar etmiyor, tüm planı bozuyor. Umre için şehre saklanarak giriyor ama fark ediliyor. “Ona yakalanacak olursan şöyle yap, şuradan kaç, şu dağa çık, şu mağarada bekle” tembihine uymasa yakalanacak; tüm plan berbat oluyor. Mekkeliler uyanık, işi çözüyor; “Bu tek gelmiş olamaz, muhakkak şu da vardır” diye konuşup peşine düşüyorlar. Neyse ki bizim esas oğlan iş bildiği için kurtuluyor.
Şimdi burada samimiyeti ölçüp biçelim… Ne bu ya! Tıpkı Mekke Seferini Mekkelilere bildirmek için mektup yazan sahabe gibi… Adam muhacir, bütün savaşlara katılmış, samimiyeti sorgulanmaz. Ama yaptığı işe bak!
Bir Müslümana “Samimi misin?” diye sorulmaz; bir Müslüman “Ben samimiyim” diye laf konuşmaz. Neden? Normal olanı samimi olmaktır, aksi düşünülmez. Samimiyetsizlik anormaldir. Ama bize samimiyetin ötesi gerek; samimiyet yetmez.
Raşit Halifeler sonrası siyasi işler neden değişti, giderek bozuldu?
Bu işleri bilen sahabelerin çoğu ölmüş, kalanı yaşlanmıştı.
Bir dolu samimi Müslüman varken bu işleri bilen yeni yetme Müslümanlar işi ele aldı.
Bundan doğal bir şey olamazdı.
Bu çok büyük bir tecrübeydi. Bunu anlamayanlar Muaviye’ye, Emevilere, Abbasilere falan kızıp duruyor. Aradan geçen onca zamana rağmen hâlâ o davayı güdüyor ve bugünün suçunu geçmişe yıkıp kendini beyhude rahatlatıyor. Ama işi anlamadığı için kendi çağındaki Muaviyelere, Abbasilere dönüp bakamıyor. Çünkü geçmişte yaşıyor, bugün doğru bir taraf olamıyor..
Samimi olanları Allah cennetinde ağırlasın; iç dünyayı okumak bizim işimiz değil. Velakin biz samimiyet aramamalıyız; çünkü zaten samimiyet bulunması gereken bir vasıftır. Burada övünülecek bir durum olmaz. Aksi hal münafıklık demektir.
Bize artı özellikler, beceriler lazım. Yapılacak iş neyse o işte erbaplar lazım. Ve biz bunun eksikliğini çekiyoruz… Vesselam.
