İstibdadın Gölgesinde Doğan Büyülü Kavram
Modernleşme süreçlerinde İslamcılık düşünce hayatının en merkezi, en çok tartışılan ve üzerine en çok yazılıp çizilen kavramlarının başında hiç şüphesiz “hürriyet” gelmektedir. İlk nesil Osmanlı aydınlarından itibaren bir kurtuluş reçetesi olarak görülen bu kavram, II. Meşrutiyet dönemi İslamcılarında neredeyse nihai kerteye varan kurucu ve sihirli bir merkeze oturmuştur. İstibdadın kahredici baskısı altında nefes alamaz hâle gelen aydınlar ve İslamcı entelektüeller, meşrutiyetin ilanıyla birlikte gelen hürriyet ortamını bütün dertlere derman olacak ilahi bir lütuf gibi karşıladılar.
Ne var ki tarihin büyük oyunu burada da kendini göstermiştir. Büyük ümitler ve canhıraş bir coşkuyla sahiplenilen hürriyet, çok kısa bir süre içinde İslamcıların bekledikleri ile sosyal sahada gerçekleşen hakikat arasında derin bir tezat doğurmuştur. Siyasi alanda istibdadın yıkılması sevinçle karşılanırken; içtimai alanda çözülen geleneksel doku, dine karşı lakaytlık ve ahlaki yozlaşma İslamcıları derinden sarsmış, hürriyet kavramı zamanla sahiplenilen bir faziletten, kaçınılması ve sınırlandırılması gereken tehlikeli bir mecraya dönüşmüştür.
Kavramın Anlam Evriminde İlk Coşku Dönemi
Klasik sözlüklerde hürriyet kelimesi hem “soylu olmak” anlamında mastar hem de “azat edilmek, bağımsızlığına kavuşmak” manasındaki harâr (harâre) kökünden türetilmiştir. Hür (hürr) kelimesi ise köle olmayan, şerefli, asil ve her şeyin en iyisi anlamına gelir. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde ise bu kelime, sivil ve siyasi özgürlük fikrinin rüzgârıyla herkesi büyüleyen; gazete başlıklarına, edebi eserlere ve siyasi partilerin programlarına adını veren sihirli bir kelimeye dönüşmüştür.
Bu büyülenmenin en çarpıcı örneklerinden biri Namık Kemal’in yaklaşımıdır. Namık Kemal, Eski Yunan medeniyetinin inkişafını doğrudan sahip oldukları hürriyete bağlar. Ona göre hürriyet bir kavmin sadece hukuki hakkı değil, adeta “medar-ı insaniyeti ve saadeti”dir. Dünyayı sarsan ve insanlığa yön veren ne kadar büyük hadise varsa esası hürriyete dayanır. “Hürriyet Kasidesi” bu efsunlu atmosferin edebi kalesidir. Ancak bu erken dönem coşku, kavramın doğuracağı toplumsal sonuçların karmaşıklığını hesap etmekten uzaktır.
II. Meşrutiyet’e kadar geçen bütün İslam tarihinin yekpare olarak bir “istibdat” dönemi olarak tanımlanması, İslamcıların yaptığı en büyük stratejik hatalardan biridir. Siyasetçilerle birlikte geçmişin tamamını özgürlükten mahrum bir karanlık olarak resmetmek entelektüel zemini köksüzleştirmiş ve kavramsal tutarsızlıkların kapısını aralamıştır.
Meşrutiyetin ilanıyla birlikte gelen hürriyet ortamını kendi lehlerine tasavvur eden İslamcılar, bu kavramın bütün toplumsal katmanları ve farklı ideolojik odakları kapsayacak genişliğe sahip olduğunu fark edememişlerdir. Avrupalılaşma sevdasıyla İslamcıların sırtına basarak iktidara gelen İttihatçılar, hürriyeti mutlak bir serbestlik (bugünkü anlamıyla özgürlük) olarak yorumlamış ve içtimai alanda geleneksel değerleri tasfiye etmek için meşruiyet sağlayıcı olarak kullanmışlardır.
İslamcılar başlangıçta hürriyeti bütün sorunları çözecek bir anahtar olarak görürken; sokakta, aile hayatında ve kamusal alanda yaşanan sarsıntılar onları teyakkuza geçirmiştir. Özellikle kadınların kamusal alanda görünürlüğü ve geleneksel tesettür sınırlarının dışına taşması, İslamcı basının ve medrese kökenli alimlerin hürriyet kavramını yeniden masaya yatırmasına neden olmuştur.
Musa Kazım Efendi’nin Şer’i Sınırları
İlmiye sınıfından gelen Musa Kazım Efendi (1858–1920), hürriyeti ilk başta her şeyden azade olmak şeklinde yorumlasa da meşrutiyetin getirdiği toplumsal erozyonu görünce derhal kavramın sınırlarını daraltma ihtiyacı hissetmiştir. Sırat-ı Müstakim‘deki makalelerinde Musa Kazım Efendi, hiçbir alanda mutlak hürriyetin olamayacağını, insanın yaşadığı toplumun ortak menfaatlerine ve şer’i kaidelere uymaya mecbur olduğunu savunmuştur:
“Evet, insan hür olmakla beraber bulunduğu memleketin var olan kaidelerine ve ahkâmına bağlı olmaya mecburdur. Bu bağlılık insani gereklilik ve medeni bir zarurettir…”
diyerek meşrutiyet hürriyetini bir nevi tashihe tabi tutmuştur.
Musa Kazım Efendi’ye göre asıl hürriyet, istibdadın kahredici baskısından kurtulmak ve dinin kaideleri ile milli adetler dairesinde serbestçe hareket etmektir. Ancak İttihatçı zihniyetin dini hayatı kamusal alandan tasfiye etme hamleleri karşısında bu uyarılar geç kalmış birer feryat olarak kalmıştır.
Aile Kurumu, Tesettür ve İçtimai Çürüme
Hürriyet rüzgârından en çok darbe yiyen kurumların başında aile gelmektedir. Kadınların kamusal alanda Avrupai tarzda yer edinme çabaları geleneksel aile bağlarını zedelemiş, Musa Kazım Efendi makalelerinin büyük kısmını kadının kamusal alandaki konumuna hasretmiştir. Ona göre kadının asli vazifesi evini idare etmek ve çocuklarını ahlaki temelde yetiştirmektir. Ziynetleriyle açık saçık bir şekilde kamusal alanda boy göstermesi, kadınlık değerlerini aşağılamaktan başka bir işlev görmemektedir.
Aynı dönemde Manastırlı İsmail Hakkı da Tunuslu Muhammed Mekki’nin risalesini tercüme ederek hürriyetin tehlikelerine dikkat çekmiştir. Manastırlı’ya göre şahsi hürriyetin tabii hudutlarını aşmak, ahlakı ve asayişi ihlal eden en büyük felakettir. Her türlü şer’i kayıttan uzaklaşarak nefsi arzuların peşinden gitmek hürriyet değil, tam anlamıyla “hayvaniyettir”. Bu noktada İslamcılar, “hürriyet-i şahsiye” karşısına “hürriyet-i şer’iyye” kavramını çıkararak bir direniş hattı oluşturmuşlardır.
Zaman ilerledikçe İslamcıların hürriyete bakışı daha radikal bir felsefi derinlik kazanmıştır. İbnülemin Mahmud Kemal, hürriyetin tanımını hikmet ehlinin sözleriyle yeniler:
“Hürriyet, insanın her halde nefsine galebe edebilmek meziyetine sahip olmasıdır.”
Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi ise hürriyet ile istiklali birbirinden keskin çizgilerle ayırır. İstiklalin yalnız maddi menfaate ve tabii hareketlere (hayvani düzeye) ait olduğunu, hürriyetin ise ahlak ve din ile sınırlı manevi bir karakter taşıdığını savunur.
Filibeli hürriyeti fikir, ifade ve davranış olarak üçe ayırır. Fikir hürriyeti vicdana ait olduğu için mukaddestir ve müdahaleden uzaktır. Ancak ifade ve davranış hürriyeti başkaları üzerinde etki doğuracağı için mutlaka şer’i ahlak sınırlarıyla kayıt altına alınmalıdır. İslamcılara göre kalbinde ve zihninde esir olan bir insanın dışarıda ne kadar serbest bırakılırsa bırakılsın hür olması imkânsızdır. Çünkü hakiki hürriyet nefse hâkimiyettir.
Sonuç Yerine: 20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Değişmeyen Paradoks
20. yüzyılın başlarında istibdadın karşısına meşrutiyet ve hürriyeti koyan İslamcılar, gelen rüzgârın bütün toplumsal yapıyı laikleştirip yozlaştıracağını çok geç fark etmişlerdir. 21. yüzyıla gelindiğinde ise bu kez despotizmin karşısına demokrasi ve özgürlük kavramları konulmuş; muhafazakâr iktidarlar döneminde bireysel özgürlükler ve haklar genişletilmiştir.
Ancak İslamcılar yine benzer bir hesap hatasıyla karşı karşıya kalmışlardır: Demokratik temelli özgürlük ortamı, toplumun bütün kesimlerine hitap ederken kaçınılmaz olarak dini ve ahlaki bir yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Geçmişte II. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet rüzgârının yarattığı şoku bugün 21. yüzyılın dijital ve küresel özgürlükçü atmosferinde yeniden yaşayan İslamcı düşünce; hürriyet ile ahlak, birey ile toplum, şeriat ile siyaset ikilemini hâlâ çözümlemeyi bekleyen tarihi bir keder olarak önümüzde durmaktadır.
