02 Eyl 26 - Çar 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Şer‘î Kelimesinin İzinde

Şer‘î Kelimesinin İzinde

İslam hukuk düşüncesiyle ilgilenen herkesin karşılaştığı, fakat çoğu zaman üzerinde yeterince düşünmeden kullandığı kavramlardan biridir “şer‘î”. Günümüzde bu kelime çoğunlukla “dinin emrettiği biçimsel kurallar” veya “değişmez ilahî hükümler” şeklinde anlaşılır. Oysa klasik fıkıh düşüncesinde “şer‘î”, yalnızca şekle ilişkin bir niteleme değildir. Şeriat, naslar, hukukî yöntemler, maksatlar ve maslahat arasında kurulan daha geniş bir bütünün parçasıdır.

Burada önce önemli bir ayrım yapmak gerekir: “Şer‘î” ile “şeriat” aynı şey değildir. Şer‘î, şeriata nispet edilen anlamına gelir. “Şer‘î hüküm” ise şâriin hitabından veya bu hitaptan hüküm çıkarma yöntemlerinden elde edilen hukukî hükmü ifade eder. Dolayısıyla şer‘î kavramını yalnızca “metinde açıkça yazılı olan” ile özdeşleştirmek de, onu sadece “faydalı ve adil olan” şeklinde tanımlamak da eksik kalır.

Lafız ve Maksat

Klasik fıkıh geleneğinde hükümlerin naslarla ilişkisi temel bir meseledir. Zâhirî yaklaşım, nasların zâhirine güçlü bir öncelik verir ve kıyas gibi bazı yöntemleri kabul etmez. Buna karşılık diğer usul ekollerinde nasların anlaşılmasında kıyas, istihsan, örf ve maslahat gibi yöntemlerden de yararlanılır.

Özellikle Şâtıbî, şeriatın tek tek hükümlerinin yanında, bütününden istikrâ –tüme varım- yoluyla ortaya çıkan küllî maksatların dikkate alınması gerektiğini sistematik biçimde ortaya koymuştur. Ona göre cüz’î hükümler, şeriatın bütünüyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bu yaklaşım, “metinde yazan hüküm önemsizdir” anlamına gelmez. Aksine nas ile maksat arasında bir bütünlük kurulmasını gerektirir. Şeriatın hükümlerinin arkasındaki amaçların dikkate alınması, yeni ve değişen meselelerin değerlendirilmesinde önemli bir imkân sağlar.

İbn Kayyim de şeriatın hikmet, adalet, rahmet ve kulların maslahatları üzerine kurulu olduğunu vurgular. Onun yaklaşımında şeriat adına yapılan bir yorumun gerçek anlamda zulüm ve fesada yol açması, o yorumun şeriatın maksatlarıyla bağdaşması konusunda ciddi bir problem doğurur.

Maslahat ve İstihsan

Maslahat, insanlara fayda sağlayan ve zararı gideren unsurların hukukî değerlendirmede dikkate alınmasıdır. Fakat maslahat, hukukçunun kişisel kanaati veya siyasî iktidarın çıkarı anlamına gelmez. Maslahatın hukukî değer taşıyabilmesi için şeriatın genel amaçlarıyla uyumlu olması ve keyfî bir çıkar hesabına indirgenmemesi gerekir.

İstihsan ise genel olarak, daha güçlü bir hukukî gerekçe sebebiyle ilk bakışta uygulanabilecek genel hükümden ayrılmayı ifade eder. Bu nedenle istihsan, “hukukçunun bir şeyi daha güzel bulması” şeklinde keyfî bir tercih değildir; arkasında hukukî bir gerekçe bulunması gerekir.

Bu iki kavramın ortak noktası, fıkhın yalnızca mekanik bir kural uygulamasından ibaret olmadığını göstermeleridir. Ancak her ikisi de sınırsız bir takdir yetkisi anlamına gelmez.

Maslahatın Diğer Yüzü: Araçsallaştırma Tehlikesi

Tam da burada önemli bir sorun ortaya çıkar.

Eğer bir hükmün şer‘îliği yalnızca “maslahat”, “toplum yararı”, “zamanın şartları” veya “genel adalet” gibi esnek kavramlarla belirlenmeye başlanırsa, bu kavramlar siyasî iktidarın elinde kolayca araçsallaştırılabilir.

İktidar kendi çıkarını “kamu yararı”, kendi politik tercihini “dinin amacı”, kendi düzenini ise “toplumsal maslahat” olarak sunabilir. Böylece din, iktidarı denetleyen bir ölçü olmaktan çıkıp mevcut iktidara sonradan meşruiyet sağlayan bir araca dönüşebilir.

Bu sebeple klasik fıkıh düşüncesinde maslahatın sınırsız bir yetki olarak kullanılmasına karşı çeşitli usûlî sınırlar geliştirilmiştir. Özellikle kat‘î nasslar ve taabbüdî alanlarda maslahat gerekçesiyle hükmü değiştirme imkânı son derece sınırlıdır. Buna karşılık muamelat alanında örf, ihtiyaç, maslahat ve değişen şartların dikkate alınması daha geniş bir değerlendirme alanı oluşturur.

Buradaki temel mesele şudur: Maslahat, nasları ve usûlü ortadan kaldıran sınırsız bir yetki değildir; naslar da hayatın değişen şartlarını değerlendirmeyi imkânsızlaştıran mekanik kurallar bütünü değildir.

Sonuç

“Şer‘î” kavramını yalnızca biçimsel kurallara indirgemek ne kadar eksikse, onu sadece “adalet ve maslahat” gibi esnek kavramlarla açıklamak da o kadar sorunludur.

Lafzı maksattan tamamen koparmak, şeriatın amaçlarını görünmez hâle getirebilir. Maslahat ve makāsıdı usûlî sınırlarından koparmak ise bu defa siyasî veya kişisel tercihlere dinî meşruiyet kazandırabilir.

Bu nedenle hakiki şer‘îlik, nassı, usûlü, makāsıdı ve maslahat düşüncesini birbirinin alternatifi hâline getirmeden birlikte değerlendirebilme çabasıdır.

Asıl tehlike iki uçta ortaya çıkar: Bir tarafta lafzı mutlaklaştırarak şeriatın amaçlarını ihmal etmek, diğer tarafta maslahat adına şeriatın bağlayıcılığını belirsizleştirmek.

Şer‘î olanı yalnızca “metinde yazılı olan” ile özdeşleştirmek kadar, “faydalı olan” ile özdeşleştirmek de doğru değildir. Esas mesele, dinin hayatı ve gücü adalet ölçüsüne tabi kılması; hayatın ve gücün ise dini kendi meşruiyet aracına dönüştürmemesidir.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir