A History of Modern Yemen (Modern Yemen Tarihi)
Paul Dresch’in A History of Modern Yemen (Modern Yemen Tarihi) isimli eseri Türkçe çevirisi henüz yapılmamıştır. Bu yazıda kitabın genel bir özeti ve değerlendirmesi konu edilmiştir 19. yüzyılın sonlarından 2000’li yılların başına kadar Yemen’in geçirdiği siyasi, toplumsal, idari ve ekonomik dönüşümleri kapsamlı bir biçimde ele alan temel akademik metinlerden biridir. Eser, bölgenin tarihsel serüvenini sunarken temelde iki ana eksen üzerine oturur:
Osmanlı ve İngiliz nüfuz alanları çerçevesinde şekillenen Kuzey ve Güney ayrışması ile bu iki coğrafyanın 1990’daki birleşmesi ve ardından patlak veren 1994 İç Savaşı. Ancak çalışma, sunduğu zengin olgusal ve tarihsel veriye rağmen, hem Batılı akademinin seküler-modernist metodolojisini yansıtmakta hem de günümüz Yemen’ini altüst eden Husiler (Ensarullah) gibi dini-siyasi yapıların tarihsel köklerini ve gelecekteki potansiyelini anlamlandırmak için ek bir medeniyet ve siyaset okumasına ihtiyaç duymaktadır.
Kitabın kapsadığı dönemde Husilerin tarihsel ve toplumsal zeminini doğru kavramak gerekir. Husiler, kökleri 9. yüzyıla dayanan ve Şiiliğin Sünniliğe en yakın, ılımlı kolu olarak kabul edilen Zeydiyye mezhebine mensuptur. Tarihsel olarak Dağlık Kuzey Yemen’in (Saada ve çevresi) ana toplumsal gücünü oluşturan Zeydiler, yüzyıllar boyunca Yemen’i yöneten İmamet rejiminin de kurucu unsurudur.
Dresch’in kitabında ele aldığı 20. yüzyıl başlarındaki Kuzey Yemen, 1872–1918 yılları arasındaki İkinci Osmanlı Dönemi’nde vilayet ve kaza teşkilatlanması ile tanışmış; Osmanlı Devleti, dağlık iç bölgelerdeki Zeydi İmamlığı (özellikle İmam Yahya) ile çetin mücadeleler vererek 1911 Dağan Antlaşması ile İmam’ın dini-hukuki otoritesini resmen tanımıştır.
Osmanlı’nın 1918’de çekilmesiyle kurulan Mütevekkili Krallığı döneminde Zeydi İmamlığı ve Hz. Peygamber soyundan gelen Seyyid (Sada) elitler iktidarı elinde tutmuştur. Ancak 1962 Kuzey Yemen Devrimi ile İmamet yıkılmış, cumhuriyet ilan edilmiş ve geleneksel Zeydi elitler marjinalleştirilerek iktidar merkezinden uzaklaştırılmıştır.
Dresch’in incelediği 1970–2000 döneminde bugünkü Husi hareketi henüz devlete el koyan kitlesel bir güç değil, kimliksel ve dini bir reaksiyon olarak doğma aşamasındadır. 1980’lerde ve 1990’larda Ali Abdullah Salih rejimi, Kuzey’deki geleneksel Zeydi nüfusu dengelemek için Suudi Arabistan destekli Vahhabi/Selefi fikirlerin (özellikle Saada’daki Dammaj Medresesi aracılığıyla) Zeydi kalelerinde yayılmasına göz yummuştur.
Bu “Sünnileştirme” ve marjinalleştirme politikasına tepki olarak, Hüseyin Bedreddin el-Husi ve babası Bedreddin el-Husi önderliğinde 1990’ların başında “Mümin Gençler” (eş-Şebabü’l-Mümin) adıyla kültürel ve dini bir ihya hareketi başlatılmıştır. Bu yapı, 1990’da birleşen Yemen’de Zeydi kimliğini koruma, Suudi/Vahhabi etkisine direnme ve Kuzey’deki ihmal edilmişliğe tepki gösterme amacı taşımıştır.
Aynı dönemde Güney Yemen ise bambaşka bir hat izlemiştir. İngiltere ile Osmanlı arasında 1903-1905 yıllarında çizilen ve 1914’te resmiyet kazanan “Menfesh Hattı” (Violet Line) ile İslami bürokratik gelenekten koparılan Güney, 1967’de bağımsızlığını kazanarak Ortadoğu’nun tek Marksist-Leninist devleti (DYHC) haline gelmiştir.
Homojen Şafii nüfusa sahip Güney’de kabile ve dini yapılar tasfiye edilerek seküler bir hukuk ve katı bir devlet bürokrasisi kurulmuştur. 1990’da iki devlet birleşmiş; ancak Kuzey’in kabilevi ve kişiselleşmiş patronaj rejimi ile Güney’in bürokratik yapısı uyum sağlayamayarak 1994 İç Savaşı’na yol açmıştır. Salih rejimi, İslami müttefikleri (Islah Partisi) ile Güney’i mağlup edip iktidarını pekiştirse de, bu durum hem Güney’deki ayrılıkçı hisleri (Hirak) hem de Saada’da yükselen Husi hoşnutsuzluğunu beslemiştir.
2000’lerden günümüze uzanan hat, Husilerin kademeli olarak marjinal bir dini gruptan devletin asıl sahibine dönüştüğü süreçtir. 2004–2010 yılları arasında Salih rejimi ile Husiler arasında Saada merkezli altı büyük savaş yaşanmış; hareketin lideri Hüseyin el-Husi öldürülse de yapı askeri ve siyasi olarak daha da güçlenmiştir.
2011 Arap Baharı ile Salih’in devrilmesi ve ardından gelen ulusal diyalog sürecinin başarısızlığı Husilere aradıkları fırsatı sunmuştur. İronik bir şekilde, eski düşmanları Ali Abdullah Salih ile konjonktürel bir ittifak kuran Husiler, 2014’te başkent Sana’yı ele geçirmiş, 2015’te cumhurbaşkanı Abdurrabbu Mansur el-Hadi’yi kaçmaya zorlayarak Kuzey Yemen’in kontrolünü tamamen ele geçirmiştir.
Suudi Arabistan ve BAE öncülüğündeki askeri müdahaleye ve yıllardır süren yıkıcı iç savaşa rağmen, Lübnan Hizbullahı ve İran desteğiyle askeri-bürokratik bir “fiili devlet” (de facto) inşa etmişlerdir. 2023 sonrasında İsrail’in Gazze saldırılarına karşı Kızıldeniz’deki gemi trafiğini hedef alarak bölgesel ve küresel bir aktör konumuna yükselmişlerdir.
Gelecekte nelerin olabileceğine dair muhtemel senaryolar, Yemen’in tarihsel Fay hatları üzerinden şekillenmektedir:
- Fiili Bölünme ve “İki Yemen”e Dönüş: Husiler, tarihsel Zeydi kalbi olan Dağlık Kuzey Yemen’i ve başkent Sana’yı sarsılmaz bir şekilde kontrol etmektedir. Güney’de ise BAE destekli Güney Geçiş Konseyi (STC) ayrılıkçı bir hat izlemektedir. Gelecekte Yemen’in hukuken olmasa bile fiilen 1990 öncesindeki Kuzey-Güney (veya Zeydi-Şafii/Güney) sınırlarına benzer yapısal bir bölünmeyle yoluna devam etmesi en yüksek olasılıktır.
- Husilerin Kuzey’de Kalıcı Rejim İnşası: Husiler, tıpkı 1962 öncesi Zeydi İmamlığı gibi, dini otorite ile siyasi otoriteyi birleştiren teokratik ve otokratik bir yönetim modelini pekiştirmektedir. İç muhalefeti bastıran ve Kızıldeniz’deki jeopolitik kozunu kullanan Husi yönetimi, uluslararası toplum tarafından tanınmasa bile bölgenin kalıcı bir askeri gerçeği olarak varlığını sürdürecektir.
- İran-Suudi Arabistan Rekabetinin Merkez Üssü: Husilerin varlığı, Yemen’in bölgesel güç mücadelelerinden bağımsızlaşmasını imkansız kılmaktadır. İran’ın “Direniş Ekseni”nin kritik bir bileşeni haline gelen Husiler, Suudi Arabistan ile kırılgan barış görüşmeleri yürütse de Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerindeki küresel tehdit kapasitelerini gelecekte de bir pazarlık kozu olarak saklı tutacaklardır.
İslami ve medeniyet odaklı bir perspektiften bakıldığında, Paul Dresch’in eseri olgusal zenginliğine rağmen, İslami kurumları “gelişmeye engel” gören, Osmanlı’nın Hilafet ve muhafaza misyonunu bir “işgal” gibi sunan ve dini dinamikleri sadece iktidar mücadelesine indirgeyen oryantalist sınırlılıklar taşır.
Yazar, İngiliz emperyalizminin çizdiği suni sınırları tarihin doğal akışı gibi sunarken; ümmetin iç çekişmelerle parçalanmasının günümüzdeki Husi-Sünni gerilimi ve bölgesel krizler gibi ne tür trajedilere yol açtığını bütünüyle kavramaktan uzaktır.
Sonuç olarak Yemen; tarihsel olarak Osmanlı ve İmamet mirasından süzülen, modernleşme süreçlerinde parçalanan ve bugün Husilerin şahsında yeniden teokratik ve bölgesel bir çatışma alanına dönüşen trajik serüvenini sürdürmektedir.
