Kur’an-ı Kerim bir hukuk kitabı veya teknik bir kılavuz değil, bir hidayet rehberidir. İbadetlerin formel yapısının sadece metinden çıkarılabileceği iddiası, nassın nüzul ortamını ve Hz. Peygamber’in ‘yaşayan Kur’an’ olma vasfını göz ardı eden bir anakronizm problemidir.
Böyle bir iddianın tutarsızlığını ve sünnetin kaçınılmazlığını anlamak için birkaç başlık aslında akıl edebilenlere yeterlidir:
Kur’an “Namazı kılın” der ancak rükûda ne söyleneceğini, secdelerin sayısını veya hangi vakitte kaç rekat kılınacağını yazmaz. Sadece metne dayalı bir din anlayışı, her bireyin kendi “namaz formunu” hatta ibadetlerin gerekli olup olmadığı hakkında kararlar icat ettiği, birliği olmayan bir kaosa dönüşür.
Kelimelerin Sözlük Anlamına Hapsolma Tehlikesi canın istediği gibi anlama arayışına da çanak tutar. Arapçada Salât “dua”, Zekât “artma/arınma”, Hacc ise “yönelmek” demektir. Eğer Hz. Peygamber’in pratik öğretisi (Sünnet) devreden çıkarılırsa, bir kişi “Ben sadece dua ettim, namazım bitti” diyerek ibadeti dilbilimsel bir oyuncağa çevirebilir.
Kur’an, Peygamber’e sadece “postacı” görevi değil, “açıklama” ($Tebyin$) görevi yüklemiştir. “Sana bu zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın” (Nahl, 44) ayeti, metnin yanında yaşayan bir öğreticiye olan ihtiyacın ilahi tescilidir.
İslam, bir kütüphanede bulunmuş sahipsiz bir el yazması değil; babadan oğula, ustadan çırağa aktarılan bir yaşam biçimidir. Bugün dünyanın her yerinde Müslümanların aynı şekilde rükû etmesi, metinden değil, Peygamber’den tevatüren gelen “yaşayan sünnet” sayesindedir.
Öte yandan, tarihsel süreçte geleneğin içine sızmış hurafelerden, uydurma rivayetlerden veya kültürel tortulardan kurtulma amacı için “sünneti tamamen devre dışı bırakarak” gerçekleştirmeye çalışmak hatalı bir çabadır. Geleneğin yanlışlarını ayıklamak için usulü (metodu) yok etmek, bir cerrahın yarayı temizlemek yerine hastanın kalbini söküp atmasına benzer. İbadetin formunu belirleyen ana damarı kesip atmak, dini gelenekten gelen sapkınlıklardan temizlemek değil, onu iskeletsiz ve kimliksiz bırakmaktır. Yanlış giden bir binayı onarmak yerine temeli dinamitlemek, sadece dinin yaşanabilir zeminini yok eder; ortaya çıkan boşluğu ise “akıl” maskesi takmış kişisel hevalar doldurur.
Sonuç olarak; Kur’an’ı Sünnet’ten koparıp meal okuyarak İslam ikame etmeye kalkışmak, bir ağacı köklerinden ayırarak onun meyve vermesini beklemeye benzer. İbadetleri sadece metinden devşirme iddiası, dini yaşayan bir tecrübeden koparıp cansız bir laboratuvar nesnesine indirger. Unutulmamalıdır ki; vahiy bir “mesaj” ise, o mesajın en mükemmel ve biricik tefsiri, onu bizzat ete kemiğe büründüren Hz. Peygamber’in hayatıdır. Kılavuzu reddeden yolcu, haritanın içinde kaybolmaya mahkûmdur. Böylesi bir ilmihal ve fıkıh anlayışının oluşturacağı din anlayışı, İslam’ın aslı değil, ancak modern bir “mealden İslam icadı” olacaktır.
