10 Ağu 26 - Pts 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Mekke Ortak Savunma Anlaşması Ne, Ne değil?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması Ne, Ne değil?

Güncel dış kaynaklar karşılaştırarak bakıldığında, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ne Türkiye’nin resmî söylemine ne de İran/İsrail merkezli yorumlara yaslanmadan değerlendirmek mümkün. Dış gözlemcilerin sunduğu ortak verilere bakarsak Reuters, AP, Al Jazeera ve Atlantic Council gibi dış kaynakların değerlendirmeleri esas alınarak bir değerlendirme yaparsak durum şöyle görünüyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı anlaşmanın en önemli hükmü şu: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış saldırı olarak değerlendirilecek. Bu, görünüş olarak NATO’nun 5. maddesine oldukça yakın. Ancak “saldırı olursa diğer iki ülke mutlaka asker gönderir” şeklinde ayrıntılı ve otomatik bir savaş mekanizması açıklanmış değil. Bu anlaşma NATO değil; fakat sıradan bir diplomatik iyi niyet anlaşması da değildir.

Türkiye açısından anlaşmanın en önemli getirisi stratejik derinlik ve (mümkün olursa) caydırıcılık.

Türkiye zaten NATO üyesi. Dolayısıyla Ankara’nın ihtiyacı klasik anlamda “bir müttefik daha bulmak” değil. Asıl mesele muhtemelen şu:

Türkiye artık güvenlik ilişkilerini yalnızca Batı/NATO ekseninde tutmak yerine, Körfez ve Güney Asya’ya doğru da genişletiyor.

Bu önemli.

Çünkü:

  • Türkiye → güçlü konvansiyonel ordu, savunma sanayii, İHA/SİHA, deniz ve hava gücü
  • Pakistan → nükleer güç, büyük ordu, Güney Asya’da ciddi askerî kapasite
  • Suudi Arabistan → enerji, finans, Körfez’deki stratejik konum ve yüksek savunma harcamaları

Birbirlerinin eksiklerini tamamlıyorlar.

Bu yüzden anlaşmanın Türkiye açısından askerî olmaktan çok jeopolitik değerinin yüksek olduğu daha net görünüyor.

Anlaşmanın arkasındaki en güçlü motivasyonlardan biri Suudi Arabistan’ın ABD’ye olan güvenlik bağımlılığını azaltma arayışı. Bu, “Suudi Arabistan ABD’den kopuyor” anlamına gelmez.

Tam tersine, Riyad’ın yaptığı şey daha çok:

“ABD ile ilişkimi sürdüreyim ama güvenliğimi yalnızca Washington’a bırakmayayım.”

şeklinde okunmalı.

Reuters da anlaşmayı, bölge ülkelerinin kendi güvenlik mekanizmalarını geliştirme arayışı bağlamına oturtuyor.  

Suudi Arabistan açısından Türkiye çok önemli çünkü Türkiye:

  • NATO üyesi,
  • bölgenin büyük askerî güçlerinden biri,
  • gelişmiş savunma sanayisine sahip,
  • Suudi Arabistan’la son yıllarda savunma ilişkilerini hızla geliştiriyor.

Pakistan ise başka bir özellik taşıyor:

nükleer güç olması.

Bu nedenle Riyad açısından Türkiye + Pakistan kombinasyonu oldukça değerlidir.

Pakistan’ın anlaşmaya katılması bence en az Suudi Arabistan kadar önemli. Pakistan’ın üç temel çıkarı var:

A. Ekonomik çıkar

Suudi Arabistan Pakistan için önemli bir ekonomik ortak.

B. Hindistan dengesi

Pakistan açısından Türkiye’nin yanında olması stratejik değer taşıyor.

Türkiye’nin 2025’teki Hindistan-Pakistan çatışmasında Pakistan’a verdiği siyasi ve askerî destek, Ankara-İslamabad ilişkisini zaten farklı bir seviyeye taşımıştı.

C. Körfez’deki askerî varlık

Pakistan ordusunun Suudi Arabistan’la uzun yıllara dayanan askerî ilişkisi var.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması aslında sıfırdan oluşturulmuş bir yapı değil.

Var olan Türkiye–Pakistan ve Pakistan–Suudi Arabistan ilişkilerinin üçlü bir çerçeveye oturtulmasıdır. Bu ayrıntı çok önemli.

  Peki İran’a karşı mı? Burada dikkatli olmak gerekiyor. Resmî olarak hayır. Türkiye özellikle anlaşmanın İran’a karşı olmadığını belirtti. Al Jazeera da anlaşmanın İran’ı hedef almadığı yönündeki Türk açıklamalarını aktarıyor. Ancak jeopolitikte sadece “kime karşı olduğunu söylüyor?” sorusu yeterli değildir. Asıl soru: “Bu anlaşma kimin hareket alanını daraltıyor?” Burada İran’ın endişelenmesi son derece anlaşılır.

Çünkü İran’ın karşısında:

Suudi Arabistan + Türkiye + Pakistan

gibi üç büyük ülkenin güvenlik koordinasyonu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla anlaşma İran’a karşı kurulmuş olmasa bile İran’ın stratejik hesaplarını değiştirebilir.

Reuters’ın değerlendirmesi de bu yönde: anlaşmanın doğrudan belirli bir ülkeyi hedeflemediği belirtilirken, bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek bir caydırıcılık arayışı olduğu vurgulanıyor.  

 İsrail açısından daha da ilginç

İsrail açısından durum biraz daha karmaşık.

Çünkü Türkiye zaten İsrail’le ciddi stratejik anlaşmazlık içinde.

Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkisi yok.

Suudi Arabistan ise İsrail’le normalleşme ihtimalini geçmişte ABD üzerinden değerlendirmişti.

Şimdi ortaya çıkan yapı:

Türkiye + Pakistan + Suudi Arabistan

olunca İsrail’in karşısındaki bölgesel diplomatik/stratejik denklem değişiyor.

Fakat burada da “üç ülke İsrail’e karşı savaş ittifakı kurdu” demek yanlış olur. Anlaşmanın metni böyle bir şey söylemiyor.

Daha doğru ifade:

İsrail’in bölgedeki askerî üstünlüğünün karşısında yeni bir kolektif caydırıcılık potansiyeli ortaya çıkıyor. Kullanılabilecek mi böyle bir irade var mı? Bu ayrı bir konu.

ABD açısından en önemli mesele, anlaşmanın en büyük jeopolitik sonucu burada. Washington açısından iki farklı okuma yapılabilir.

Birinci okuma:

“Bölge ülkeleri güvenlik yükünün daha fazlasını kendileri üstleniyor.”

Bu ABD’nin işine bile gelebilir. Zaten ABD den habersiz ondan onay alınmadan bu anlaşma yapılmış olamaz.

İkinci okuma:

“ABD’nin bölgedeki güvenlik tekeli kırılıyor.”

Bu ise Washington açısından daha problemli.

Al Jazeera’nın 8 Ağustos analizinde de uzmanların bu konuda ikiye ayrıldığı görülüyor: bazıları anlaşmayı Ortadoğu’daki daha büyük bir stratejik dönüşümün işareti olarak görürken, bazıları bunun ABD’nin bölgesel hedefleriyle çelişmek zorunda olmadığını düşünüyor. İkinci ihtimali tamamen dışlamamakla birlikte uzun vadede birinciye doğru evrilme ihtimalini daha önemli.

Çünkü üç ülke şunu gösteriyor:

“Bölgenin güvenliği için sadece Washington’a ihtiyacımız yok.”

Bu psikolojik olarak çok önemli.

Çin bu anlaşmanın görünmeyen fakat önemli aktörlerinden biri.

Çünkü:

  • Suudi Arabistan’ın Çin’le çok güçlü ekonomik ilişkileri var.
  • Pakistan, Çin’in en önemli stratejik ortaklarından.
  • Türkiye’nin de Çin’le ekonomik ilişkileri bulunuyor.

Dolayısıyla üçlü yapı Çin’in çıkarlarıyla doğrudan çatışan bir yapı değil.

Fakat Çin’in burada avantajı başka:

ABD’nin bölgedeki güvenlik sağlayıcısı rolü azalırken Çin ekonomik ağırlığını koruyabilir.

Bu nedenle Pekin açısından anlaşmanın tamamen olumsuz olduğu söylenemez.

Anlaşmanın en zayıf tarafı: Üç ülkenin çıkarları aynı değil

Türkiye’nin öncelikleri:

Suriye – Irak – Doğu Akdeniz – Kafkasya – İsrail

Pakistan’ın öncelikleri:

Hindistan – Keşmir – Afganistan – Hint Okyanusu

Suudi Arabistan’ın öncelikleri:

İran – Yemen – Körfez – enerji güvenliği – ABD ilişkileri

Dolayısıyla bir kriz çıktığında üç ülkenin aynı şekilde hareket edeceğinin garantisi yok.

Örneğin:

Pakistan-Hindistan savaşı çıkarsa Suudi Arabistan ve Türkiye ne kadar ileri gidecek?

veya:

İran-Suudi Arabistan çatışması çıkarsa Türkiye İran’la savaşacak mı?

veya:

Türkiye-İsrail çatışması büyürse Pakistan Suudi Arabistan’la birlikte Türkiye’nin yanında savaşa girecek mi?

İşte anlaşmanın gerçek sınavı bunlar olacak.

 “Pakistan’ın nükleer şemsiyesi Türkiye ve Suudi Arabistan’a mı uzanıyor?” Bu konuda internette yanlış yorum yapılıyor. Şu anda bunu kesin olarak söylemek için yeterli açık bilgi yok.

Pakistan’ın nükleer silahları var. Ancak Mekke Anlaşması’nın açıklandığı kadarıyla “Pakistan Türkiye ve Suudi Arabistan için nükleer şemsiye sağlayacaktır” şeklinde açık bir hüküm kamuoyuna sunulmuş değil.

Bu nedenle:

“Nükleer caydırıcılık potansiyeli var” ile “nükleer garanti var” konusunun ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Asıl büyük gelişme ileride olabilir.

Mekke Anlaşması’nın kendisinden daha önemli soru:

“Dördüncü ülke kim olacak?”

Burada Mısır’ın adı şimdiden tartışılmaya başladı. Al Jazeera’nın değerlendirmesinde de Mısır’ın potansiyel aday olarak konuşulduğu, ancak Kahire’nin böyle bir savunma yükümlülüğüne karşı temkinli olabileceği aktarılıyor.

Eğer ileride:

Türkiye + Pakistan + Suudi Arabistan + Mısır

gibi bir yapı ortaya çıkarsa, bunun jeopolitik ağırlığı bugünkü anlaşmadan çok daha büyük olur.

Çünkü o zaman:

  • NATO üyesi Türkiye,
  • nükleer Pakistan,
  • Körfez’in ekonomik gücü Suudi Arabistan,
  • Arap dünyasının askerî/diplomatik merkezi Mısır

aynı güvenlik mimarisinin içine girmiş olur.

İşte o zaman “Ortadoğu’da yeni güvenlik mimarisi” ifadesi gerçekten anlamlı hale gelir

Özetle:

Bu bir “Müslüman” NATO’su” değil.

Ama bundan daha önemli bir şeyin ilk adımı olabilir:

Ortadoğu’nun güvenliğinin yalnızca ABD tarafından sağlandığı dönemden, bölgesel güçlerin kendi güvenlik mimarilerini kurmaya başladığı döneme geçiş. Türkiye açısından anlaşmanın en önemli tarafı da budur.

Meraklısı için okuma tavsiyesi:

1. Reuters — Anlaşmanın askerî kapasitesinden ziyade gerçek yükümlülüklerinin ne olduğunu sorguluyor. (Reuters)
Reuters analizini oku

2. Atlantic Council — ABD ve bölgesel güç dengesi açısından değerlendiriyor. (Atlantic Council)
Atlantic Council değerlendirmesi

3. Al Jazeera — özellikle İran ve ABD’nin nasıl etkileneceğini anlamak için iyi. (Al Jazeera)

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir