23 Eyl 26 - Çar 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Kavram Köşesi > Küll ve Cüz: Bütün İle Parçanın Bin Yıllık Hikayesi

Küll ve Cüz: Bütün İle Parçanın Bin Yıllık Hikayesi

“Küll” deyince bugün aklımıza “bütün” kelimesi gelir. Arapça küll (كُلّ) gerçekten de “bütün, hepsi, tamamı, her” anlamlarına gelir. Bunun karşısında cüz (جُزء) vardır; cüz, bir şeyin parçası veya bölümüdür.

İlk bakışta sıradan görünen bu iki kelime, İslâm düşüncesinde zamanla çok daha geniş bir anlam kazandı. Çünkü “bütün nedir, parça nedir?” sorusu sadece bir dil sorusu değildir. Bir ev ile odaları arasındaki ilişkiden başlayıp âlemin yapısına, insanın bilgisine, Allah’ın bilgisine ve hukuk kurallarının tek tek olaylara uygulanmasına kadar uzanır.

Küll kelimesi ve Kur’an’daki kullanımı

Küll, İslâm’dan önce de Arapçada kullanılan bir kelimeydi. Yani sonradan ortaya çıkmış bir felsefe terimi değildir. Kur’an’da da çok sık kullanılır ve bağlama göre “her, bütün, hepsi, tamamı” anlamlarına gelir.

“Allah her şeye kadirdir” ifadesindeki “külli şey”, “her şey” demektir. “Her nefis ölümü tadacaktır” ayetindeki “küllü nefs” ise bütün fertleri içine alan bir anlam taşır.

Burada küllün önemli bir özelliği görülür: Kelime biçim olarak tekil olduğu halde anlam bakımından çokluğu kuşatabilir. Küllühüm, “onların hepsi” demektir. Tek bir kelime, bir topluluğun bütün fertlerini içine alır.

Küllün karşısındaki cüz ise bu bütünün parçasıdır. Fakat İslâm düşüncesinde zamanla küll-cüz ile küllî-cüz’î birbirinden ayrılmıştır. Küll “bütün”, küllî ise “tümel”; cüz “parça”, cüz’î ise “tikel” anlamına gelir.

Kelâmcılar: Bütün hangi parçalardan oluşur?

İslâm’ın ilk dönemlerinde kelâmcılar âlemin nasıl meydana geldiğini tartışırken küll-cüz meselesiyle karşılaştılar.

Bir cisim daha küçük parçalara sonsuza kadar bölünebilir mi? Yoksa sonunda artık bölünemeyen bir parçaya ulaşılır mı?

Kelâmcıların önemli bir bölümü cevher-i ferd veya “cüz’ün lâ yetecezzâ”, yani “bölünemeyen parça” kavramını kullandı. Buna göre cisimler, artık daha fazla bölünemeyen temel birimlerin birleşmesiyle meydana geliyordu.

Böylece cüz kelimesi sıradan “parça” anlamını aşarak âlemin yapısını açıklayan teknik bir kavrama dönüştü. Mesele aynı zamanda âlemin yaratılmışlığı ve Allah’ın yaratmasıyla ilgiliydi.

Küllî kavramı ve Kindî

Küll-cüz düşüncesinin ikinci büyük dönüşümü Yunan felsefesinin Arapçaya çevrilmesiyle yaşandı. Aristoteles’in katholou kavramı Arapça felsefe dilinde küllî olarak karşılandı. Küllî artık “tümel” demekti.

Örneğin Ali tek bir ferttir ve cüz’îdir. “İnsan” ise Ali, Ahmet, Mehmet gibi birçok kişiye söylenebildiği için küllîdir.

Bu ayrımı İslâm felsefesine taşıyan ilk önemli isimlerden biri Kindî‘dir. Kindî’ye göre duyular bize tek tek varlıkları gösterir; akıl ise bunların ortak yönlerini kavrayarak küllî kavramlara ulaşır. Böylece dış dünyadaki çokluk, zihinde bir birlik altında toplanır.

Fârâbî ve İbn Sînâ: Çokluktan birliğe

Fârâbî bu düşünceyi daha sistemli hale getirdi. Dış dünyada Ali, Ahmet ve Mehmet gibi birbirinden farklı fertler vardır. Akıl onların ortak özelliklerini kavrayarak “insan” kavramına ulaşır. Böylece küllî, insan aklının çokluğu anlamlandırma yollarından biri haline gelir.

İbn Sînâ ise soruyu daha ileri taşıdı: “İnsan” gerçekten dış dünyada bağımsız olarak var olan bir şey midir, yoksa zihnin tek tek insanlardan çıkardığı ortak bir kavram mıdır?

İbn Sînâ’nın yaklaşımında dış dünyada tek tek fertler vardır; küllî ise zihinde bu fertlerin ortak mahiyetinin kavranmasıyla ortaya çıkar. Böylece mesele, zihin ile dış dünya arasındaki ilişki problemine dönüşür.

Allah cüz’îleri nasıl bilir?

Küllî-cüz’î tartışmasının en önemli noktalarından biri Allah’ın bilgisi meselesidir.

Allah tek tek değişen olayları nasıl bilir? İnsan bilgisi zaman içinde değişirken Allah’ın bilgisi değişmez. Fârâbî ve İbn Sînâ, ilâhî bilgiyi insan bilgisinden farklı şekilde açıklamaya çalıştılar.

Gazzâlî ise bu konuda filozofları eleştirdi. Çünkü Allah’ın bilgisinin tek tek olayları kuşatmaması düşünülemezdi. Ancak filozofların görüşünü “Allah cüz’îleri hiç bilmez” şeklinde özetlemek doğru değildir. Tartışmanın asıl noktası, Allah’ın cüz’îleri insanın bildiği tarzda mı, yoksa ilâhî bilgiye özgü farklı bir tarzda mı bildiğiydi.

İbn Rüşd, Gazzâlî’nin filozofları bu şekilde yorumlamasına karşı çıktı ve ilâhî bilginin insan bilgisinden farklı olduğunu savundu.

Böylece basitçe “bütün ve parça” diye başlayan mesele, Allah’ın bilgisi gibi İslâm düşüncesinin en büyük problemlerinden birine dönüştü.

İbn Teymiyye: Gerçek olan tek tek varlıklardır

İbn Teymiyye ise küllîler meselesinde farklı bir yol izledi. Ona göre dış dünyada gerçek olarak bulunanlar tek tek varlıklardır. “İnsan” gibi küllî kavramlar ise zihnin birçok fertteki ortak özellikleri düşünerek oluşturduğu kavramlardır.

Böylece soru yeniden şu hale geldi:

Gerçek olan küllî midir, yoksa cüz’î midir?

Bu tartışma, İslâm düşüncesindeki tümeller meselesinin temel başlıklarından biri oldu.

Fıkıhta küllî ve cüz’î

Küll-cüz düşüncesi yalnızca felsefede kalmadı. Fıkıh usulünde de genel ile özel arasındaki ilişki büyük önem taşıdı.

Bir genel kural tek tek olaylara nasıl uygulanacaktır?

Bu düşüncenin önemli sonuçlarından biri küllî kaidelerdir. “İşler maksatlarına göredir”, “Zarar giderilir”, “Şüphe ile kesinlik ortadan kalkmaz” gibi ilkeler, çok sayıda farklı hukuk meselesini kuşatan genel kurallardır.

Burada ilişki açıktır:

Küllî kaide → cüz’î meseleler.

Yani genel ilke, tek tek olayların anlaşılmasında ölçü olur.

Tasavvufta birlik ve çokluk

Tasavvufta ve özellikle İbnü’l-Arabî çizgisinde mesele başka bir boyut kazandı. Burada vahdet ve kesret, yani birlik ve çokluk ilişkisi öne çıktı.

Âlemde sayısız varlık ve olay vardır; buna karşılık bunların tamamını kuşatan bir varlık düzeninden söz edilir. Küll-cüz düşüncesi burada doğrudan “Allah bütündür” şeklinde anlaşılmamalıdır. Fakat birlik ile çokluk arasındaki ilişki, küll ve cüz kavramlarının temelindeki düşünceyle yakından bağlantılıdır.

Osmanlı düşüncesinde küll-cüz

Osmanlı dönemine gelindiğinde Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî, İbn Rüşd ve sonraki kelâm ve mantık âlimlerinin oluşturduğu büyük bir miras vardı.

Molla Fenârî, bu mirasın Osmanlı düşüncesine aktarılmasında önemli isimlerden biridir. Mantık, fıkıh usulü ve tasavvuf arasında bağlantılar kurdu.

Taşköprizâde ise ilimleri bir bütün halinde ele alan geniş bir sistem kurdu. Tek tek ilimler, daha büyük bir bilgi düzeninin parçaları olarak düşünülüyordu.

Osmanlı’nın son döneminde Ahmed Cevdet Paşa, Mi‘yâr-ı Sedâd adlı eserinde klasik mantık geleneğini Türkçe olarak ele aldı. Oğlu Ali Sedad ise klasik mantığı yeni Avrupa mantığıyla karşılaştırmaya çalıştı. Böylece küllî-cüz’î meselesi modern düşünceyle karşılaşan Osmanlı zihniyetinde de yaşamaya devam etti.

Sonuç

“Küll” kelimesi başlangıçta sadece “bütün, hepsi, tamamı” demekti. Karşısında ise cüz, yani parça bulunuyordu.

Fakat zamanla bu iki kelime İslâm düşüncesinin büyük meselelerinden birinin anahtarına dönüştü.

Kelâmcılar âlemin hangi parçalardan oluştuğunu tartıştılar.

Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ tek tek varlıklardan genel kavramlara nasıl ulaştığımızı araştırdılar.

Gazzâlî ve İbn Rüşd meseleyi Allah’ın cüz’îleri bilmesi tartışmasına taşıdılar.

İbn Teymiyye küllîlerin zihindeki yerini sorguladı.

Fıkıh âlimleri küllî kaidelerle cüz’î meseleler arasındaki ilişkiyi kurdular.

Tasavvuf ise meseleyi vahdet ve kesret, yani birlik ve çokluk açısından ele aldı.

Osmanlı düşüncesi de bütün bu mirası devralarak sürdürdü.

Bütün bu uzun tartışmaların altında aslında tek bir temel soru yatıyordu:

Çokluk nasıl birlik içinde düşünülebilir ve birlik çokluğu nasıl açıklayabilir?

Bu yüzden küll ve cüz, sadece “bütün” ve “parça” anlamına gelen iki kelime değildir. Bunlar, İslâm düşüncesinde varlığı, bilgiyi, aklı, hukuku ve birlik-çokluk ilişkisini anlamaya yarayan temel kavramlardan biri haline gelmiştir.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir