İslami Hareketlerin Teorik Sınırı
Karaman’ın demokrasi konusundaki değişimini, İslami hareketlerin XX. yüzyıl boyunca yaşadığı daha geniş dönüşümden bağımsız düşünmek zordur. Bu hareketlerin önemli bir bölümü başlangıçta yalnızca bireysel dindarlığı değil, toplumu ve devleti de İslam’ın temel ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlemeyi hedefledi. Karaman’ın kendi yazılarında da İslam’ın devlet, siyaset ve hukuk alanlarını kapsadığı açıkça savunulmaktadır.
Ancak aradan geçen yaklaşık bir asırlık tecrübe, “İslamî devlet”in nasıl kurulacağı sorusuna verilen teorik cevaplarla, modern devlet içerisinde iktidar kullanmanın gerçek sorunları arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu ortaya koydu.
İslamcı hareketler farklı ülkelerde seçimlere katılmış, partiler kurmuş, koalisyonlara girmiş veya iktidara gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtaki kapsamlı İslamî devlet tasavvurunu bütün unsurlarıyla gerçekleştiren ortak ve uygulanabilir bir model ortaya koyamadılar.
Bu durum, İslamî hareketlerin hedeflerini bütünüyle terk ettikleri anlamına gelmiyor; fakat teorik hedef ile siyasal gerçeklik arasındaki açığın giderek büyüdüğünü gösterir.
Bu açıdan Karaman’ın demokrasi konusunda ulaştığı son nokta da yeni bir siyaset teorisinden çok, daha eski bir çözümün yeniden formüle edilmesi olarak görülebilir. Karaman’ın kendisi de “İslâmî demokrasi” kavramını Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi XX. yüzyılın ilk yarısındaki isimlerde bulduğunu belirtiyor.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Karaman’ın Mustafa Sabri’ye yaptığı bu atıf, iki düşünürün demokrasi anlayışlarının aynı olduğu anlamına gelmiyor. Mustafa Sabri, Batı kaynaklı demokrasi ve egemenlik anlayışını İslam’ın hâkimiyet ve şeriat anlayışıyla bağdaştırmaya hassasiyetle mesafeli dururken, Karaman zaman içerisinde seçim, temsil, halkın yönetime katılması ve iktidarın denetlenmesi gibi demokratik mekanizmaları İslâmî bir devlet düzeninin meşru unsurları olarak benimsemiştir.
Dolayısıyla Karaman’ın yaptığı şey, Mustafa Sabri’nin demokrasi düşüncesini sürdürmekten ziyade, onun dönemindeki “İslâmî demokrasi” tartışmasından hareketle modern demokratik kurumları İslâmî bir çerçevede içselleştirmektir. Bu bakımdan iki düşünür arasında kavramsal bir temas bulunsa da, Karaman’ın sonraki yaklaşımı Mustafa Sabri’nin siyasal ve fikrî tutumunun devamı değildir.
Buradaki daha temel mesele ise Karaman’ın demokrasi eleştirisinin sınırlarıdır. Onun eleştirisi esas olarak egemenlik, şeriat, halk iradesi ve meşruiyet kaynağı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Buna karşılık modern demokrasinin ortaya çıktığı kapitalist ekonomik düzen, modern ulus-devlet, bürokratik devlet, merkeziyetçilik, piyasa ilişkileri, sermayenin siyasal iktidar üzerindeki etkisi, kitle iletişimi ve modern toplumun sınıfsal yapısı gibi meseleler teorik yoğunlukta tartışılmaz. Oysa modern dünyada “demokrasi” yalnızca halkın seçim yapmasından ibaret değildir.
Seçimlerin hangi ekonomik ve toplumsal yapı içerisinde gerçekleştiği, devletin hangi güç ilişkileri tarafından biçimlendirildiği ve siyasal iktidarın küresel ekonomik sistemle nasıl ilişkilendiği de demokrasinin gerçek sınırlarını belirleyen unsurlardır. Bu nedenle İslami hareketlerin demokrasiyle ilişkisini yalnızca “egemenlik Allah’ın mı, halkın mı?” sorusuna indirgemek, modern siyasal düzenin önemli bir bölümünü özellikle “modern devleti” tartışma dışında bırakmaktadır.
Buradan hareketle İslami hareketlerin daha genel bir teorik zaafından söz edilebilir. Modernite çoğu zaman ahlaki ve kültürel sonuçları üzerinden eleştirilmiş; fakat modern devletin, kapitalist ekonominin ve modern toplumun birbirini nasıl üreten ve tamamlayan yapılar olduğu yeterince derinlikte çözümlenememiştir. Sonuçta “İslamî devlet” fikri güçlü bir normatif hedef olarak korunurken, bu devletin modern bürokrasi, hukuk, ekonomi, vatandaşlık, ulus-devlet ve küresel kapitalizm içerisinde nasıl işleyeceği sorusu ikinci planda kalmıştır.
Böyle olunca demokrasi de çoğu zaman ya Batı’ya ait bir ideoloji olarak reddedilmiş ya da seçim, temsil ve iktidarın el değiştirmesi gibi teknik kurumlara indirgenerek kabul edilmiştir. Karaman’ın “İslâmî demokrasi” formülü bu açmazı aşmaya yönelik sayılsa bile, modernitenin kendisini ve onun ekonomik-siyasal altyapısını yeterince sorgulayan kapsamlı bir alternatif siyaset teorisine dönüşmüş görünmemektedir.
Bu bakımdan Karaman’ın düşüncesindeki değişim, yalnızca onun demokrasi hakkındaki kanaatinin değişmesi olarak değil, İslamcı hareketlerin başlangıçtaki “İslamî devlet kurma” idealinden, mevcut modern devlet ve demokratik siyaset içerisinde İslami değerleri koruma ve yaşatma arayışına doğru yaşadığı daha geniş dönüşümün bir göstergesi olarak okunabilir.
Sorun da tam burada ortaya çıkmaktadır: İslamî hareketler modern devletin kurumlarını kullanmayı öğrendikçe, başlangıçtaki sistem değişikliği iddiası zayıflamış; fakat modern devletin ve kapitalist dünya düzeninin kendisine ilişkin köklü teorik eleştiri de aynı ölçüde gelişmemiştir.
Böylece ortaya, ne klasik anlamıyla İslamî devlet teorisini gerçekleştiren ne de modern devlet ve kapitalist düzeni kökten sorgulayan, iki dünya arasında duran bir siyasal düşünce alanı çıkmıştır. Bu siyasal düşünce alanı modern devlet tarafından kullanılıp araçsallaştırılabilir sosyal alan üretmektedir. Karaman’ın demokrasi anlayışı bu uzun dönüşümün önemli örneklerinden biridir.
