Uluslararası basında son günlerde kaleme alınan analitik raporlar, Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik manevraların ve sahada ilan edilen kırılgan ateşkeslerin arka planındaki derin yapısal körlüğü deşifre ediyor. Küresel elitlerin ve stratejistlerin ortaklaştığı yalın bir gerçek var: ABD dış politikası, rasyonel bir nihai hedeften yoksun, günübirlik hamlelerle ve iç siyasetin şahin kliklerine verilmiş tavizlerle yönetiliyor. Ortaya çıkan tablo ise ne bir zafer ne de kalıcı bir istikrar; aksine her iki tarafın da kazandığını sandığı, ancak küresel nizamın topyekûn kaybettiği tehlikeli bir kör döngü.
Washington’daki en büyük yanılgı, baskı ve askeri tırmanma stratejilerinin tek taraflı olarak sonuç vereceği inancıdır. Oysa uluslararası ilişkiler uzmanlarının haklı olarak vurguladığı gibi, ABD’nin asıl ihtiyacı olan şey düşmanlarının değil, Avrupa’dan Asya’ya, oradan da Körfez’e kadar uzanan geleneksel müttefiklerinin güvenidir. Washington, bölgesel ortaklarını tamamen dışlayan koordinasyonsuz ve fevri adımlarla hareket ettikçe, Tahran’ın “Amerikan tek taraflılığını” istismar etmesine alan açıyor. Müttefiklerin güvenini sarsan bu buyurgan dış politika, Washington’ı küresel ölçekte yalnızlaştırırken, baskı politikalarının inandırıcılığını da sıfırlıyor.
Bu stratejik körlüğün sahaya yansıması ise her iki başkentin de kendini muzaffer ilan ettiği trajikomik bir illüzyondan ibaret. Bugün ne Washington’ın yaptırımları ve taktiksel askeri vuruşları İran’ı dize getirebildi vurgusu yapılıyor ne de Tahran’ın bölgedeki vekil unsurları üzerinden kurduğu asimetrik baskı ABD’yi bölgeden tamamen söküp atabiliyor. Karşımızda duran şey, esneklikten yoksun, iç siyasete rehin düşmüş bir Washington aklı ile kuralları sürekli değiştirerek masayı deviren bir Tahran inadı arasında sıkışmış tehlikeli bir pinpon maçıdır. Sonunu düşünmeden atılan askeri adımlar, Hürmüz Boğazı’nda enerji hatlarını felç ederken, ABD’nin mühimmatını ve donanma gücünü Orta Doğu’ya hapsetmesine neden oluyor. Bu durum, Washington’ın asıl küresel önceliği olması gereken Asya-Pasifik’te Çin’e karşı caydırıcılığını kendi eliyle baltalamasıyla sonuçlanıyor.
Geleceğe Dair Dört Öngörü
Mevcut analizlerin ışığında, bu kırılgan “barış” veya ateşkes sürecinin ardından Orta Doğu’yu bekleyen yakın geleceğe dair şu dört kritik projeksiyonu yapmak mümkündür:
1. Barış Sürekli Olabilir mi?
Hayır, mevcut şartlar altında kalıcı ve sürekli bir barış mümkün görünmüyor. Taraflar köklü bir diplomatik uzlaşı veya yapısal bir büyük anlaşma (Grand Bargain) yerine, sadece zaman kazanmak ve lojistik tazelemek için geçici ateşkes döngülerine sığınıyorlar. ABD iç siyasetindeki şahin dalga ve İran’ın çatışmayı bir varoluşsal meşruiyet aracı olarak görmesi, en ufak bir kıvılcımda (bir drone saldırısı ya da Hürmüz’deki bir tanker krizi) sistemin yeniden askeri tırmanmaya dönmesini kaçınılmaz kılmaktadır.
2. İran Rejim Değişikliği Geleceğini Kaybetti mi?
Evet, en azından kısa ve orta vadede “dış müdahale veya askeri baskıyla rejim değişikliği” senaryosu tamamen rafa kalkmıştır. Washington’ın yürüttüğü yıpratma savaşı ve yarattığı dış tehdit algısı, ironik bir şekilde Tahran’daki militer ve muhafazakar yapıyı daha da konsolide etmiştir. İran rejimi, ekonomik çöküşe ve iç toplumsal muhalefete rağmen, savaş milliyetçiliğini kullanarak hayatta kalma ve iç mekanizmaları üzerindeki baskıyı artırma kabiliyetini tazelemeyi başarmıştır.
3. Barış İsrail’i Durdurabilecek mi?
Mevcut bölgesel ateşkes denemeleri İsrail’in güvenlik doktrinini ve askeri iştahını durdurmaya yetmeyecektir. Tel Aviv, Washington-Tahran arasındaki flörtü veya geçici uzlaşıları kendi varoluşsal tehdit algısına (özellikle nükleer program ve sınır hatlarındaki asimetrik tehditler) yönelik bir zafiyet olarak okumaktadır. Dolayısıyla ABD-İran gerilimi azalsa bile, İsrail’in bölgedeki “tehditleri kaynağında yok etme” adına tek taraflı askeri operasyonlara yönelme riski her zamankinden daha yüksektir.
4. Lübnan Ne Olacak?
Lübnan, bu kör döngünün en büyük insani ve siyasi maliyetini ödeyen cephesi olmaya devam edecektir. Kağıt üstünde kalan veya sürekli bozulan İsrail-Lübnan sınırındaki ateşkesler, ülkedeki derin ekonomik enkazı ve siyasi felç durumunu çözmekten uzaktır. Hizbullah bölgesel bir aktör olarak varlığını korudukça ve İsrail güney Lübnan üzerindeki askeri baskısını gevşetmedikçe, Beyrut küresel güçlerin hesaplaşma sahası ve kalıcı bir istikrarsızlık girdabı olarak kalacaktır. Civillere yönelik kalıcı bir huzur yerine, kısa vadeli yamalarla geçiştirilen bir “çatışmasızlık” illüzyonu Lübnan’ın kaderi olmaya devam edecektir.
Referanslar
- Jon B. Alterman, “America Needs the Trust of Its Friends, Not Its Adversaries”, The Hill / CSIS, 10 Haziran 2026.
- Sanam Vakil, “Iran and the US both think they are winning the war. The truth is they are both losing”, The Guardian, 4 Haziran 2026.
- Mohammad Ayatollahi Tabaar, “Washington and Tehran’s Very Dangerous Moment”, Carnegie Endowment for International Peace, 10 Haziran 2026.
- Brookings Institution Expert Analysis, “Blowback: How the Iran war may change the world”, Brookings Commentary Series, 8-10 Haziran 2026.
