Hakiki Teslimiyet ile Modern Söylemlerin Entelektüel Kavgası
“Hangi İslam” sorusu, Türkiye’nin modernleşme serüveni boyunca entelektüel kriz anlarında, siyasi kırılma noktalarında ve kimlik arayışlarında her devrin kendi ideolojik bagajıyla yeniden sorduğu vizyoner ve bir o kadar da gerilimli bir sorudur. Bu soru, vitrinde teolojik bir tanım arayışı gibi sunulsa da, satır aralarında devletin niteliği, toplumun yönü ve Batı karşısında alınacak konumun sınırlarını belirleme mücadelesidir. Türkiye entelektüel tarihinde bu kavrama dokunan isimler, farklı ideolojik kamplardan gelseler de temelde dinin sosyo-politik pratiklerini masaya yatırmışlardır. Ancak bu devasa külliyata ve harcanan entelektüel mesaiye daha yakından ve tavizsiz bir eleştirellikle bakıldığında, sarsıcı bir hakikat açığa çıkar:
Ortada duran hararetli tartışma, Allah’ın kulundan razı olacağı o saf ve mutlak teslimiyetin arayışı değil; modern dünyanın, ulus devletlerin, cemaat gettolarının ve seküler ideolojilerin ihtiyaçlarına göre İslam’a yeni ceketler giydirme yarışıdır.
Cumhuriyet modernleşmesinin kurucu elitleri ve sonrasındaki muhafazakar tepki, tartışmanın ilk zeminini hazırlamıştı. Ancak konunun çok katmanlı bir entelektüel sorgulamaya dönüşmesi, özellikle 1970’li yıllarda İslamcılığın küresel ve yerel ölçekte ideolojik bir kimlik kazanmasıyla hızlandı. Bu dönemin en özgün figürlerinden biri olan İsmet Özel, Üç Mesele ve ardı sıra gelen yazılarında, Müslüman bireyin kapitalist ve teknik dünya karşısındaki konumunu sorgularken, aslında yapısal olarak “Hangi Müslümanlık?” sorusunun peşindeydi. Özel, statükoya teslim olmamış, yabancılaşmayı reddeden aksiyoner bir duruşu yerlilik ve Türk üzerinden temellendiriyordu. Eş zamanlı olarak Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu ideolojisiyle çizdiği sınırlara derinlikler ve estetik boyutlar sunan Sezai Karakoç da Diriliş dergisindeki başyazılarında metropollerin, modern kurumların ve ruhunu kaybetmiş bir kitle dindarlığının karşısına “Diriliş Nesli”nin metafizik İslam anlayışını koyuyordu. Karakoç’a göre mesele, coğrafyanın ruhuna uygun olan hakiki İslam’ın, tarihsel tortulardan temizlenerek yeniden keşfedilmesiydi.
Aynı yıllarda dışarıdan gelen tercüme dalgası da yerli entelijansiyanın zihnini açıyordu. Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din kavramsallaştırması Türkiye’de karşılık buldukça, dergi çevrelerinde “hâkim sınıfların afyon gibi kullandığı din” ile “adalet ve özgürlük vadeden din” ayrımı keskinleşti. Ne var ki, bu adalet arayışı bile zamanla dinin aşkın ve dikey boyutunu ihmal ederek, onu neredeyse tamamen yatay ve seküler bir ideoloji formuna indirgeme tehlikesini beraberinde getirdi. İslam, Allah’a kulluk zemininden koparılarak adeta Marksizm karşısına dikilecek bir “sağ/sol alternatife” dönüştürüldü.
Bu duruma, 1980’lerden itibaren İktibas dergisi çevresi ve Ercümend Özkan gibi figürler sert bir antitezle yaklaştılar. Özkan, sistemi kökten reddeden, radikal ve uzlaşmaz bir “öze dönüş” hattı çizerek, partisel ve demokratik siyaset mekanizmalarına eklemlenen Müslümanları “sistem içi uzlaşmacı” olmakla suçladı. Doğrudan vahyin safiyetine dönülmesini ve egemen yapıların tamamen reddedilmesini savundu. Ancak bu çizgi de zaman zaman dinin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğini ıskalayan, onu tamamen siyasi bir reddediş mekanizmasına hapseden bir keskinliğin kurbanı oldu.
1980’lerin sonu ve 1990’lar boyunca konuyu seküler sol ve ulusalcı cepheden gündeme taşıyan isim ise şüphesiz Attilâ İlhan oldu. İlhan kaleme aldığı yazılarda, emperyalizmin bölgede kurguladığı “Yeşil Kuşak” ve sonrasındaki “Ilımlı İslam” projelerine karşı, Anadolu halkının kendi tarihsel tecrübesinden süzülen, tasavvufi ve milli damarı güçlü “halkın İslam’ını” savundu. Fakat tam bu noktada, ulusalcı hattın düştüğü büyük yanılgıyı ifşa etmek gerekir: Onların aradığı ve övdüğü İslam, Allah’ın sınırlarını çizdiği mutlak din değil, ulus-devletin çıkarlarına hizmet eden, anti-emperyalist cephede bir payanda olarak kullanılabilen, ehlileştirilmiş ve sosyolojik bir kültürel koddu. Din, Yaratıcı’nın emri olmaktan çıkarılıp, ulusal bir kimlik harcına indirgenmişti.
1990’lı yıllar, tartışmanın teolojik ve metodolojik olarak en sertleştiği, aynı zamanda en çok ucuzladığı dönem oldu. Bir yanda Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam kavramsallaştırmasıyla geleneksel fıkıh mirasını, mezhepleri ve tarikat yapılarını “uydurulan din” diyerek tasfiye etmeye çalışan popüler bir hat açtı. Öztürk’ün kitle iletişim araçlarında bulduğu karşılık, dönemin seküler devlet aklıyla ve 28 Şubat dayatmalarıyla tam bir uyum gösteren, dikey boyutu kuşa çevrilmiş bir “aydınlanmacı/pozitivist dindarlık” üretme çabasıydı. Gelenekteki hurafeleri temizleme iddiası, zamanla dinin şeairini ve emirlerini modernite normlarına göre budama operasyonuna dönüştü.
Bu teolojik tasfiyeye ve geleneksel yapılara karşı daha entelektüel ve hermeneutik bir eleştiri ise Dücane Cündioğlu’ndan geldi. Cündioğlu, Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazılarında dil, mantık ve anlam üzerine odaklanarak, İslami camianın kültürel sığlığını ve kavramsal yetersizliklerini masaya yatırdı. Siyasi iddiaların gölgesinde kalan “anlamın buharlaşması” sürecini teşrih masasına yatıran Cündioğlu, meselenin politik bir tabela savaşı değil, köklü bir zihniyet ve idrak problemi olduğunu savundu. Aynı dönemde Ali Bulaç da sosyolojik perspektiften yazdığı makalelerde İslam’ın modern kamusal alandaki yerini sorguluyordu.
2000’li yıllarla birlikte iktidar pratikleri, sermaye transferleri ve muhafazakar burjuvazinin doğuşu, “Hangi İslam” sorusunu ahlaki ve vicdani bir iç hesaplaşmaya dönüştürdü. İslamcılığın devletleşme tecrübesiyle birlikte, camianın içerisinden yükselen eleştirel sesler çoğaldı. İhsan Eliaçık’ın Antikapitalist Müslümanlar hareketi ekseninde yazdığı yazılar, “Mülk Allah’ındır” ilkesinden yola çıkarak, abdestli kapitalizm olarak nitelediği düzene karşı emeğin ve adaletin İslam’ını savundu. Siyasi arenadaki pratiklerin ahlaki aşınmaya yol açtığını belirten Levent Gültekin gibi yazarlar ise köşe yazılarında ve kitaplarında, dinin bir ideolojiye ya da kimlik kartına dönüştürülmesini eleştirerek “insani değerleri temel alan bir inanç” vurgusu yaptılar. Ancak bu modern özeleştiriler de nihayetinde dini sadece seküler ahlak yasalarına, insan hakları beyannamelerine veya sol-sosyalist iktisat kuramlarına eşitleyen yeni birer indirgemecilikten kurtulamadı.
Hakikat ile Yüzleşme: İsimlerin Ötesindeki Büyük İllüzyon
Tüm bu entelektüel tarihin perdesini araladığımızda görmemiz gereken yalın gerçek şudur: Yazılan tüm bu yazılar, üretilen tüm bu teoriler, aslında “İslam’ı nasıl anlarsak modern dünyada kendimize daha meşru, daha konforlu veya daha savaşçı bir yer buluruz?” sorusunun türevleridir.
Solcu kendi solculuğuna, ulusalcı kendi milliyetçiliğine, modernist kendi seküler yaşam tarzına, kapitalist kendi cüzdanına, politikacı ise kendi koltuğuna uygun bir İslam tanımı sipariş etmiştir. Dinin sahibi olan Allah’ın ne istediği, bu entelektüel laboratuvarlarda adeta bir teferruata dönüştürülmüştür.
Bu manipülasyon dalgası sadece seküler ya da modernist çevrelerle de sınırlı kalmamıştır. Kendini dinin yegâne hamisi ve kalesi olarak ilan eden geleneksel cemaat, tarikat ve kurumsal din (Diyanet) ekseni de bu büyük sapmadan muaf değildir. Muhafazakar siyasetin iktidar nimetleriyle tanışmasıyla birlikte; lideri mutlaklaştıran, cemaat asabiyetini ümmet bilincinin önüne koyan, holdingleşen, vakıf ihalelerini ve kadrolaşmayı dinin asıl gayesi haline getiren yapıların ürettiği “cemaat dindarlığı” da en az modern versiyonları kadar yapaydır. Onlar da İslam’ı Allah’ın rızası ve kulun ahlaki olgunlaşması için değil, kendi gettolarının, ticari networklerinin ve siyasi nüfuzlarının bekası için hunharca araçsallaştırmışlardır. Kitlelere sabır ve züht vaaz ederken, kendi dünyalık krallıklarını kuran bu yapılar, İslam’ın saf teslimiyetini bir itaat ve sömürü mekanizmasına dönüştürmüşlerdir.
Oysa Allah’ın indirdiği ve kulundan talep ettiği gerçek İslam, zamana, mekâna, dönemsel krizlere, holding çıkarlarına veya entelektüellerin fantezilerine göre esneyen, şekil değiştiren bir hamur değildir. Gerçek Müslümanlık; nefsin, paranın, gücün, ideolojilerin ve çağın tüm putlarının mutlak surette reddedilerek Yaratıcı’nın iradesine kayıtsız şartsız teslim olunmasıdır. Ne “ılımlı” denilerek emperyalizmin dişlilerine uydurulan din, ne ulusal çıkarların çimentosu yapılan inanç, ne cemaat çıkarları için takla attırılan fıkıh, ne de modernitenin değer yargılarına göre makaslanan konsept dindarlıklar Allah katında bir değere sahiptir. Dini parçalara ayıran, işine gelen ayetleri alıp işine gelmeyenleri entelektüel ya da kurumsal tevil mekanizmalarıyla yok sayan bu yaklaşımlar, Kur’an’ın ifadesiyle “dini kendi heva ve heveslerine göre oyun ve eğlence edinenlerin” düştüğü tuzağın modern bir versiyonudur.
Peki, “Allah’ın razı olacağı o tek ve hakiki İslam”ı ararken, kendimizin de yeni bir öznel yorum ve dayatma tuzağına düşmeyeceğini nasıl garanti edeceğiz? Buradaki tehlike, “Biz doğrudan Allah’ın istediği dinin peşindeyiz” iddiasıyla ortaya çıkıp kendi şahsi ve zihni dogmalarını din adına topluma dikte eden aşırıcı fırkaların düştüğü teolojik körlüktür. Bu tuzağı aşmanın tek yolu, metodolojik çıpamızı sağlam bir zemine oturtmaktır.
Rehberimiz; entelektüellerin kelime oyunları, cemaatlerin hiyerarşik fetvaları ya da siyasi ajandalar değil; Kur’an’ın muhkem (apaçık) ayetlerinde kendini gösteren mutlak adalet, yüksek ahlak, kul hakkına riayet ve emaneti ehline verme ilkeleri ile Hz. Peygamber’in yaşayan sünnetindeki o berrak, saf insani ve ahlaki öz olmak zorundadır. Vahyin ve nübüvvetin bu sarsılmaz ahlaki omurgası, insan icadı tüm yapay tanımları eritecek yegâne potadır.
Sonuç olarak; bugüne kadar yürütülen tüm “Hangi İslam” arayışları, insanı ve onun dünyevi menfaatlerini merkeze alan, seküler ya da kurumsal problemleri çözmek için dini bir enstrüman gibi kullanan sakat bir metodoloji üzerine kurulmuştur. Bu çürümüş zemin tamamen terk edilmelidir. Sorumuzun yönü ve niteliği kökten değişmek zorundadır. “Hangi İslam” arayışı; sosyologların, siyaset bilimcilerin, holdingleşmiş tarikatların ya da modern muhafazakarların duymak istediği konforlu cevapların peşinden koşmak değil; zamanın ve mekânın tüm sahte etiketlerinden sıyrılarak, yalnızca ve yalnızca “Allah’ın razı olacağı o tek ve hakiki İslam hangisidir?” sorusunun samimi, tavizsiz ve titreyen bir yürekle aranması olmalıdır. Gerisi, modern entelektüellerin kelime oyunlarından, güç odaklarının manipülasyonlarından ve tarihin çöplüğüne gömülmeye mahkûm ideolojik kavgalardan başka bir şey değildir.
